Sponsor1

Dienstag, 30. August 2016

Nefis Muhasebesi



Nefis Muhasebesi

Peygamberimiz buyurdu ki: (Akıllı şu kimsedir ki, günü dörde ayırıp, birincisinde, yaptıklarını ve yapacaklarını hesap eder. İkincisinde, Allahü Teala’ya münacat eder, yalvarır. Üçüncüsünde, bir sanatta veya ticarette çalışıp, helal para kazanır. Dördüncüsünde, istirahat eder ve mubah olan şeylerle kendini eğlendirip, haram şeyleri yapmaz ve onlara gitmez). İkinci halîfe, Ömer-ül-Faruk, [23 senesinde Medîne-i Münevvere’de vefat etti. Hücre-i Saadet’tedir] buyurdu ki, hesabınız görülmeden evvel, kendinizi hesaba çekiniz! Allahü Teala, mealen buyurdu ki: (Şehvetlerinizi, [yani nefsin arzularını]haramlardan almamaya uğraşınız ve bu cihadda sebat ediniz, dayanınız!). Bunun içindir ki, din büyükleri, bu dünyanın bir pazar yeri gibi olduğunu ve burada, nefis ile alış-verişte olduklarını anlamışlardır. Bu ticaretin kazancı Cennettir. Ziyanı da Cehennemdir. Yani karı, ebedî saadet, ziyanı da, sonsuz felakettir. Bunlar nefslerini, ticaretteki ortak yerine koymuşlardır. Ortak ile, önce şartname yapılır, sözleşilir. Sonra, işlerine, sözünde durup durmadığına dikkat edilir.

Nihayet hesaplaşılıp, hiyanet yapmışsa mahkemeye verilir. Bunlar da, nefisleri ile, bir ortak gibi, sıra ile şu işleri yaparlar: Şirket kurmak, onu murakabe edip gözetmek, muhasebe, yani hesaplaşmak, muakabet yani cezalandırmak, mücahede yani onunla uğraşmak ve muatebet yani onu azarlamaktır:

Birinci iş, şirket kurmaktır. Ticaret ortağı insanın para kazanmakta ortağı olduğu gibi, bazen de, hıyanet yapınca, düşmanı olur. Halbuki,dünyada kazanılan şeyler, muvakkattir. Aklı olan, buna kıymet vermez. Hatta, bazıları, (Geçici olan hayır, sonsuz kalan şerden daha kıymetsizdir) dedi. İnsanın her bir nefesi, kıymetli bir cevher gibidir ki, bunlardan bir hazîne yapılabilir. Asıl bunu hesap etmek icap eder. Aklı olan kimse, her gün, sabah namazından sonra, hatırına hiç bir şey getirmeyip, ortağı olan nefsine demelidir ki: (Benim sermayem, yalnız ömrümdür. Başka bir şeyim yoktur. Bu sermaye, o kadar kıymetlidir ki, her çıkan nefes, hiçbir şeyle tekrar ele geçemez ve nefesler sayılıdır, azalmaktadır. Ömür bitince, ticaret sona erer. Ticarete sarılalım ki, vaktimiz azdır ve ahıret uzun ise de; orada ticaret ve kar olmaz.

Bu dünya günleri, o kadar kıymetlidir ki, ecel gelince, bir gün izin istenir, fakat ele geçmez. Bugün, bu nîmet elimizdedir. Aman nefsim, çok dikkat et de, bu büyük sermayeyi elden kaçırma! Sonra ağlamak, sızlamak, fayda vermez. Bugün, ecelin geldiğini, daha bir gün müsaade etmeleri için, yalvardığını, sızladığını ve sana, bir gün bağışladıklarını ve şimdi, o günde bulunduğunu farz et! O halde, bu günü elden kaçırmaktan, bununla, saadete kavuşmamaktan daha büyük ziyan olur mu? Yarın ölecekmiş gibi, dilini, gözlerini ve yedi azanı haramdan koru!

Cehennemin yedi kapısı var, demişlerdir. Bu kapılar senin yedi uzvundur. Bu uzuvları haramdan korumaz isen ve bugün ibadet yapmaz isen, seni cezalandırırım! Nefis asî, emirleri yapmak istemez ise de, nasihat dinler ve riyazet yapmak, istediklerini vermemek, ona te’sîr eder. İşte nefis muhasebesi böyle olur. Resulullah buyurdu ki, (Akıllı kimse, ölmeden önce Hesabını gören, ölümden sonra kendisine yarıyacak şeyleri yapan kimsedir). Bir kere de buyurdu ki: (Yapacağın her işi, önce düşün, Allahü Teala’nın razı olduğu, izin verdiği bir iş ise, onu yap! Böyle değilse, o işten kaç!). İşte hergün, nefis ile böyle şartlaşmalıdır.

İkinci iş, murakabedir. Yani, nefsi kontrol etmek, ondan gafil olmamaktır. Ondan gafil olursan, kendi şehvetlerine ve tembelliğine döner. Allahü Teala’nın, her yaptığımızı, her düşündüğümüzü bildiğini unutmamalıyız. İnsanlar, birbirinin dışını görür. Allahü Teala ise, hem dışını,hem içini görür. Bunu bilen bir kimsenin, işleri ve düşünceleri edepli olur. Buna inanmayan kafirdir.

İnanıp, muhalefet etmek ise, büyük cesarettir. Allahü Teala mealen buyuruyor ki: (Ey insan! Seni her an gördüğümü bilmiyor musun?). Bir Habeş, Resulullah efendimizin huzuruna gelip, (Çok günah işledim. Tövbem kabul olur mu?) dedikte, (Evet, olur) buyurdu. O günahları işlerken, O, görüyor mu idi? dedi; (Evet) buyurunca, Habeş, bir ah! çekti ve yıkılıp can verdi. Îman ve haya böyle olur.

Peygamberimiz buyurdu ki, (Allahü Teala’yı görür gibi ibadet ediniz! Siz, Onu görmüyorsanız da, O sizi görüyor). Onun gördüğüne inanan, Onun beğenmediği bir şeyi yapabilir mi? Büyüklerden biri, bir talebesini, başkalarından daha çok severdi. Ötekiler, bu hale üzülürdü. Her birine bir kuş verip, (Bunu, kimsenin görmediği bir yerde kesip getiriniz) dedi. Hepsi tenha bir yerde kesip getirdi. O talebe ise, kesmeden getirdi. (Niçin sözümü dinlemedin, canlı getirdin?) buyurdukta, (Kimsenin görmediği bir yer bulamadım. O, her yeri görüyor.) dedi. Diğerleri, bunun müşahede makamında olduğunu anladılar.

Mısır maliye nazırının zevcesi olan Zelîha, Yusuf aleyhisselamı, kendisine çağırınca, önce kalkıp büyük olduğunu sandığı, bir heykelin yüzünü örttü. (Bunu, niçin örttün?) buyurdukta, ondan utandığım için, dedi. (Sen, bir taş parçasından utanıyorsun da, ben yerleri ve yedi kat gökleri yaratan, Rabbimin görmesinden utanmaz mıyım?) buyurdu.

Biri, Cüneyd-i Bağdadîden (207-298 [m. 910] Bağdadda) sorup, (Sokakta, kadınlara, kızlara bakmaktan kendimi men edemiyorum. Bu günahtan kurtulmak için ne yapayım?) dedikte, (Allahü Teala’nın seni, senin o kadını görmenden daha çok gördüğünü düşün!) buyurdu. Peygamberimiz buyurdu ki: (Allahü Teala, Adn ismindeki Cenneti, şu kimseler için hazırladı ki, günah işleyecekleri zaman, Onun büyüklüğünü düşünüp, Ondan haya ederek, günahlardan kaçınırlar).

[Kadınların, saçları, kolları, bacakları açık olarak sokağa çıkmaları haramdır. Îmanı olan kadınlar, Allahü Teala’nın gördüğünü düşünmeli, yabancı erkeklere çıplak görünmemelidir].

Abdüllah ibni Dînar diyor ki, Ömer ile Mekke-i Mükerreme’ye gidiyorduk. Bir çoban sürüsünü dağdan indiriyordu. Halîfe buyurdu ki, bu koyunlardan birini bana sat! Ben köleyim. Bunlar benim malım değil, dedi. Efendin ne bilecek, kurt kaptı dersin! O bilmezse, Allahü Teala biliyor ya, deyince, Ömer, ağladı ve efendisini bulup, bu köleyi satın aldı ve azad etti ve (Bu sözün, seni bu dünyada azad ettiği gibi, o cihanda da azad eder) buyurdu.

Üçüncü iş, amellerden sonra yapılacak muhasebedir. Her gün yatarken, o gün yaptığı işler için nefsi hesaba çekmeli, sermayeyi, kardan ve zarardan ayırmalıdır. Sermaye farzlardır. Kar da, sünnetler ve nafilelerdir. Ziyan ise, günahlardır. İnsan, ortağına aldanmamak için, onunla hesaplaştığı gibi, nefse karşı daha uyanık davranmak lazımdır. Çünkü nefis, çok hîleci ve yalancıdır. Kendi arzularını, sana iyi, faydalı gösterir. Her mubahı bile sormalı, bunu niçin yaptın demelidir. Zararlı birşey yaptı ise, tazmîn ettirmeli, ödetmelidir.

İbnissamed, büyüklerden idi. Altmış hicrî senelik hayatının Hesabını yaptı. Yirmi bir bin beş yüz gün idi. Ah! Her gün, en az, bir günah yapmış isem, yirmi bir bin beş yüz günahtan nasıl kurtulurum? Halbuki, öyle günlerim oldu ki, yüzlerce günah işlerdim, diye düşünerek, bir feryat edip yıkıldı. Baktılar, ruhunu teslim etmişti. Fakat, insanlar, kendilerini hesaba çekmiyorlar. Eğer her günah işledikte, odasına bir kum koysa, bir kaç sene içinde oda kum ile dolar. Eğer, omuzlarımızdaki katip melekler, her günahı yazmak için, bir kuruş isteseydi, malımızın hepsini vermemiz lazım gelirdi. Halbuki, gaflet ile, çeşitli düşünceler ile, birkaç sübhanallah desek, tesbîhi alır, sayar, yüz kere söyledim deriz de, her gün boşuna, nice şeyler söyleriz, bunları saymayız. Saymış olsak, her gün, binleri aşar. Sonra da, terazîde sevap kefesinin ağır basacağını umarız. Bu nasıl akıldır. İşte, Ömer, bunun için buyurdu ki: (Amelleriniz tartılmadan evvel, kendiniz tartınız!).

Ömer her akşam, kamçı ile ayaklarına vurup, bugün niçin böyle yaptın? derdi. İbni Selam odun yüklenmiş taşıyordu. Sen hammal mısın? dediklerinde, nefsimi tecrübe ediyorum, bakalım nasıl olacak, dedi. Enes [91 de vefat etti] diyor ki, Ömer’i gördüm, kendi kendine diyordu ki, (Yazıklar olsun sana ey nefsim ki, sana, emîr-ül-müminin diyorlar. Ya Allahü Tealadan kork veya Onun azabına hazırlan!).

Dördüncü iş, nefse ceza yapmaktır. Nefis ile hesap yapıp, kusurlarını görüp, ceza verilmez ise, cesaret bulur, şımarır. Kendisi ile başa çıkılamaz. Şüpheli şey yemiş ise, aç bırakmalı, yabancı kadınlara bakmış ise, iyi mubahlara baktırmamalı. Her azaya böyle ceza vermelidir.

Cüneyd-i Bağdadî (298 [m. 910] de Bağdat ‘ta vefat etti) diyor ki, (İbnil Kezîtî, bir gece cünüb oldu. Gusletmeye kalkarken, nefsi tembellik etti ve hava soğuk, hasta olursun, sabır et, yarın hamama git dedi. Entari ile gusletmeye yemin eyledi. Öyle yaptı ve Allahü Teala’nın emrinde gevşeklik yapan nefsin cezası budur, dedi.

Birisi, bir kıza baktı, sonra pişman olup, ceza olarak serin su içmemeye yemin etti ve içmedi. Ebu Talha bağında namaz kılıyordu. Güzel bir kuş, yanına kondu. Ona dalarak, kaç rekat kıldığını şaşırdı. Nefsine ceza olarak, bağı fakirlere sadaka verdi. [Ebu Talha Zeyd bin Sehl-i Ensarî bütün gazalarda bulundu. (34) yılında 74 yaşında vefat etti.] Malik bin Abdüllah-il Hes’amî diyor ki, Rebahül Kaysî gelip babamı sordu. Uyuyor dedim. İkindiden sonra yatılır mı dedi ve gitti. Arkasından gittim. Kendi kendine: Ey boşboğaz! Senin nene lazım ki, başkasının yatmasına karışırsın. Ahdim olsun ki, bir sene başını yastığa koymayacaksın, diyordu.

Temîm-i Darî uykuya dalıp, akşam namazını kaçırmıştı. Nefsine ceza olarak, bir sene uyumamaya ahd etti. [Temîm-i Darî Eshab-ı kiramdan idi.] Mecma’ büyüklerden idi. Bir pencereye bakarak, bir kız gördü. Bir daha yukarı bakmamaya ahd etti.

Beşinci iş, mücahededir ki, bazı büyükler, nefsleri kabahat yapınca, ceza olarak çok ibadet ederlerdi. Abdüllah ibni Ömer bir namazda, cemaate yetişmeseydi, bir gece uyumazdı. Ömer, bir cemaati kaçırdığı için, iki yüz bin dirhem gümüş kıymetindeki bir malı sadaka verdi. Abdullah ibni Ömer, bir akşam namazını geciktirmişti. Hava kararıp iki yıldız görünmüştü. Bu kadar geciktirdiği için, iki köle azad eyledi. Böyle yapanlar çoktur.

Nefsine ibadetleri seve seve yaptıramayan kimseye en iyi ilaç, salih bir zatın yanında bulunmaktır. Onun ibadetleri zevk ile yaptığını görerek, kendi de alışır. Birisi diyor ki, ibadet yapmak için, nefsimde tembellik gördüğüm zaman, Muhammed bin Vasî ile sohbet ediyorum. [Muhammed bin Vasî 112 [m. 721] de vefat etti.] Onunla birlikte bulunmakla, nefsimin bir hafta içinde, ibadetleri seve seve yaptığını görüyorum. Bir Allah adamını bulamayanlar, daha evvel yaşamış, salih insanların hayatını okumalıdır. Ahmed bin Zerîn bir tarafa bakmazdı. Sebebini sordular. Allahü Teala, gözleri, dünyadaki intizama, her şeydeki inceliklere ve Onun kudret ve azametine ibret ile bakmak için yarattı. İbret almadan, istifade etmeden bakmak hatadır dedi. Ebüdderda diyor ki, dünyada, üç şey için yaşamak isterim: Uzun gecelerde namaz kılmak için, uzun günlerde oruç tutmak için ve salih kimselerin yanında oturmak için. [Ebüdderda Eshab-ı kiramdandır. Hazrec kabîlesindendir. Şam’da ilk valî idi. (33) de vefat etti.] Alkama bin Kays nefsi ile çok mücahede ederdi. Nefsine neden bu kadar azab ediyorsun? dediklerinde, onu çok sevdiğim için, onu Cehennemden korumak için derdi. Sana bu kadar sıkıntı emrolunmadı dediklerinde, yarın başımı dövüp, niçin yapmadım dememek için, cevabını verirdi. [Alkama, Tabiînin büyüklerindendir. İbni Mes’udün talebesidir. Altmış bir de vefat etti.]

Altıncı iş, nefsi tekdîr etmek, azarlamaktır. Nefis yaratılışta iyi işlerden kaçıcı, kötülüklere koşucudur ve hep tembellik etmek ve şehvetlerine kavuşmak ister. Allahü Teala, bizlere, nefislerimizi, bu huyundan vazgeçirmeyi, yanlış yoldan, doğru yola çevirmeyi emir buyuruyor. Bu vazîfemizi başarabilmek için, onu bazen okşamamız, bazen zorlamamız ve bazan söz ile, bazan da iş ile, idare etmemiz lazımdır. Çünkü, nefis, öyle yaratılmıştır ki, kendine iyi gelen şeylere koşar ve buna kavuşmakta iken rastlayacağı güçlüklere sabır eder.

Nefsin, saadete kavuşmasına mani olan en büyük perde, gafleti ve cehaletidir. Gafletten uyandırılır, saadetinin nelerde olduğu gösterilirse, kabul eder. Bunun içindir ki, Allahü Teala, Zariyat suresinde, mealen, (Onlara nasihat et! Nasihat, müminlere elbette fayda verir) buyurdu. Senin nefsin de, herkesin nefsi gibidir. Nasihat ona tesir eder. O halde önce kendi nefsine nasihat et ve onu azarla!

Hatta, onu azarlamaktan hiç geri kalma! Ona de ki: Ey nefsim! Akıllı olduğunu iddia ediyorsun ve sana(BibBiiiiiib Kafa)diyenlere kızıyorsun. Halbuki, senden daha(BibBiiiiiib Kafa)kim var ki, ömrünü boş şeylerle, gülüp eğlenmekle geçiriyorsun. Senin halin, şu katile benzer ki, polislerin, kendisini aradıklarını ve yakalayınca, idam edeceklerini bildiği halde, zamanını eğlence ile geçiriyor. Bundan daha(BibBiiiiiib Kafa)kimse olur mu? Ey nefsim! Ecel sana yaklaşmakta, Cennet ve Cehennemden biri, seni beklemektedir. Ecelinin, bugün gelmeyeceği ne malum? Bugün gelmezse, bir gün elbette gelecek. Başına gelecek şeyi, geldi bil! Çünkü, ölüm kimseye vakit tayin etmemiş ve gece veya gündüz, çabuk veya geç, yazın veya kışın gelirim dememiştir. Herkese ansızın gelir ve hiç ummadığı zamanda gelir. İşte ona hazırlanmadın ise, bundan daha büyük ahmaklık olur mu?

O halde, yazıklar olsun sana ey nefsim! Günahlara dalmışsın. Allahü Teala, bu halini görmüyor sanıyorsan, kafirsin! Eğer gördüğüne inanıyorsan, çok cüretkar ve hayasızsın ki, Onun görmesine önem vermiyorsun! O halde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Hizmetçin sana itaat etmezse, ona nasıl kızarsın! O halde, Allahü Teala’nın sana kızmayacağından nasıl emîn oluyorsun! Eğer Onun azabını hafîf görüyorsan, parmağını aleve tut! Yahut, kızgın güneş altında bir saat otur! Yahut da, hamam halvetinde fazlaca kal da, zavallılığını, dayanamayacağını anla! Yok eğer, dünyada yaptıklarına ceza vermeyecek sanıyorsan, Kur’an-ı kerime ve yüz yirmi dört binden ziyade Peygambere inanmamış oluyorsun ve hepsini yalancı yapmış oluyorsun. Çünkü, Allahü Teala, Nisa suresinin yüz yirmi ikinci ayetinde mealen, (Günah işleyen, cezasını çekecektir) buyuruyor. Kötülük eden, kötülük görür. O halde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Günah işleyince, O kerimdir, rahîmdir, beni affeder diyorsan, dünyada, yüz binlerce kişiye niçin zahmet, açlık ve hastalık çektiriyor ve tarlasını ekmeyenlere mahsulünü vermiyor! Şehvetlerine kavuşmak için, her hîleye baş vuruyorsun ve o vakit Allahü Teala kerimdir, rahîmdir, istediklerimi zahmetsiz bana gönderir demiyorsun. O halde, yazıklar olsun sana ey nefsim! Belki inandığını, fakat sıkıntıya gelemeyeceğini söyleyeceksin. Fazla sıkıntıya dayanamayanların, az bir zahmet ile, bu sıkıntıyı önlemeleri lazım olduğunu, Cehennem azabından kurtulmak için, dünyada zahmete katlanmanın farz olduğunu, demek ki bilmiyorsun. Bugün dünyanın bir miktar zahmetine dayanamazsan, yarın Cehennem azabına ve ahiretteki zillet ve alçaklığa ve tard olmaya, kovulmaya nasıl dayanacaksın? O halde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Para kazanmak için çok zahmet ve aşağılıklara katlanıyor ve hastalıktan kurtulmak için, bir yahudi doktorun sözü ile, bütün şehvetlerinden vazgeçiyorsun da, Cehennem azabının, hastalıktan ve fakirlikten daha acı olduğunu ve ahiretin dünyadan çok uzun olduğunu bilmiyorsun. O halde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Sonra tövbe ederim ve iyi şeyler yaparım diyorsan, ölüm daha önce gelebilir, pişman olup kalırsın. Yarın tövbe etmeği, bugün etmekten kolay sanıyorsan, aldanıyorsun. Çünkü tövbe, geciktikçe zorlaşır ve ölüm yaklaşınca, hayvana yokuş önünde yem vermeye benzer ki, faydası olmaz. Senin bu halin, şu talebeye benzer ki, dersine çalışmayıp, imtihan günü hepsini öğrenirim sanır ve ilim öğrenmek için, uzun zaman lazım olduğunu bilemez. Bunun gibi, pis nefsi temizlemek için de, uzun zaman mücahede etmek lazımdır.

Ömür, boşuna geçince, bir anda, bunu nasıl yapabilirsin? İhtiyarlamadan önce gençliğin, hasta olmadan önce sıhhatin ve sıkıntı çekmeden önce rahatlığın ve ölmeden önce hayatın kıymetini niçin bilmiyorsun? O halde yazıklar olsun sana ey nefsim! Kışın muhtaç olacağın şeylerin hepsini, niçin yazdan hazırlayıp hiç geciktirmiyorsun ve bunları elde etmek için, Allahü Teala’nın merhametine, ihsanına güvenmiyorsun? Halbuki Cehennemin zemherîri, kışın soğuğundan az değildir ve ateşinin sıcaklığı, temmuz güneşinden aşağı değildir. Bunların hazırlığında, hiç kusur etmiyorsun da, ahıret işlerinde gevşek davranıyorsun. Bunun sebebi nedir? Yoksa ahiret ve kıyamet gününe inanmıyor musun ve kalbindeki bu küfrü, kendinden de mi saklıyorsun? Bu ise, ebedî felaketine sebeptir. O halde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Marifet nurunun himayesine sığınmayıp da, öldükten sonra, şehvet ateşinin, canını yakmasından, Allahü Teala’nın lütfü ve merhameti ile kurtulacağını sanan bir kimse, kalın elbisesinin himayesine girmeden, kışın soğuğunun, Allahü Teala’nın lütfü ile kendisini üşütmeyeceğini sanan kimseye benzer. Bu kimse, bilemiyor ki, Allahü Teala, birçok faydaları sağlamak için, kışı yaratmış ise de, lütuf ve merhamet ederek, elbise yapılacak şeyleri de yaratmış ve insanlara, elbise yapmak için akıl ve düşünce vermiştir. Yani, Onun ihsanı, elbise temînini kolaylaştırmakta olup, elbisesiz üşümemek şeklinde değildir. O halde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Günahların Allahü Teala’yı kızdırdığı için, azap çekeceğini zannetme ve günahlarımın Ona ne zararı var ki, bana kızıyor deme! Zannettiğin gibi değil. Seni yakacak olan Cehennem azabı, senin içinde ve şehvetlerinden meydana gelmektedir. Nitekim, insanın hastalığı, yidiği zehirden ve içine giren zararlı şeylerden meydana gelmekte olup, tabîbin sözlerini dinlemediği için, onun kızmasından hasıl olmuyor. O halde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Ey nefsim! Anladım ki, dünyanın nîmetlerine ve lezzetlerine alışmışsın ve kendini onlara kaptırmışsın! Cennete ve Cehenneme inanmıyorsan, bari ölümü inkar etme! Bu nîmet ve lezzetlerin hepsini senden alacaklar ve bunların ayrılık ateşi ile yanacaksın! Bunları istediğin kadar sev, istediğin kadar sıkı sarıl ki, ayrılık ateşi, sevgin kadar çok olur. O halde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Dünyaya niye sarılıyorsun? Bütün dünya senin olsa ve dünyadaki insanların hepsi sana secde etse, az zaman sonra sen de, onlar da toprak olacaksınız! İsmleriniz unutulacak, hatırlardan silinecek. Geçmiş padişahları hatırlayan var mı? Halbuki sana dünyadan az bir şey vermişler. O da bozulmakta, değişmektedir. Bunlar için, sonsuz Cennet nîmetlerini feda ediyorsun. O halde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Bir kimse, kıymetli ve sonsuz dayanıklı bir mücevheri verip, bununla, kırık bir saksı satın alırsa, ona nasıl gülersin? İşte dünya, alınan saksı gibidir. Onu kırıldı bil ve ebedî cevheri, elinden çıktı bil ve sana pişmanlık ve azab kaldı bil! Bunlar ile ve bunlar gibi sözlerle, herkes nefsini azarlıyarak, kendi hakkını ödemeli ve nasihate, önce kendinden başlamalıdır! Allahü Teala, doğru yolda gidenlere selamet ihsan buyursun! Amîn.


-------------------
Kaynak : İmam Gazali

Büyük islam alimi İmam-ı Muhammed Gazalî [450] hicrî senesinde Tus şehrinde tevellüd etmiş, 505 [m. 1111] senesinde, yine orada vefat etmiştir. Yüzlerce kitabı içinde, son yazdığı (Kimya-i saadet) ismindeki kitabında, dördüncü rüknün altıncı aslında, farisî olarak buyuruyor ki: Enbiya suresi, kırk yedinci ayetinde mealen, (Kıyamet günü terazî kuracağım. O gün, kimseye zulmedilmeyecektir. Herkesin, dünyada yapmış olduğu zerre kadar iyilik ve kötülüklerini meydana çıkarıp, terazîye koyacağım. Herkesin Hesabını yapmaya yetişirim) buyurdu. Bunu haber verdi ki, herkes dünyada kendi hesabına baksın.

Tasavvuf Nedir Ne Değildir Ne Işe Yarar



TASAVVUF NEDİR? NE DEĞİLDİR? NE İŞE YARAR?

İslâmʼın hedeflediği “kâmil insan” olabilmek için dînî hayatı; madde ve mânâ

bütünlüğü, zâhir ve bâtın derinliği, akıl ve kalp âhengi, şekil ve ruh beraberliği

içinde kavrayıp, yaşamak îcâb eder. Gerçek tasavvuf, İslâmʼın zâhirine ilâveten,

bâtın plânında da kavranıp yaşanması gayretinden ibarettir.

Bu ise meşhur tâbiriyle; “şerîat, tarîkat, hakîkat ve mârifet” bütünlüğü

içerisinde İslâmʼı idrâk etmeyi gerekli kılar. Buna tipik bir misal olması

kabîlinden ifâde edelim ki;

Şerîatte, doyduktan sonra yemek israftır.
Tarîkatte ise doyuncaya kadar yemek israftır.
Hakîkatte, kifâyet miktarını, Allâh’ın huzûrundan gâfil olarak yemek israftır.
Mârifette de bütün bunlara ilâveten, nîmetlerdeki ilâhî kudret veesmâ

tecellîlerini tefekkür etmeden yemek israftır. Zira yaratılmış her varlık,

Yaratıcıʼsının sonsuz kudret ve azametine birer delil mâhiyetindedir.

Büyük velîlerden Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, çoğu zaman yemek pişirip sofra kurma

işlerinde bizzat hizmet ederdi. Yemek hazırlanırken ve yenirken, kalben uyanık

olup bir an bile gâfil kalmamaları için talebelerine devamlı tavsiyelerde

bulunurdu. Müridleriyle birlikte yemek yediğinde, onlardan biri, bir lokmayı

ağzına gafletle götürse, derhâl onu yumuşak bir lisanla îkâz eder ve bir lokmayı

bile Allâhʼı unutarak yemelerine gönlü râzı olmazdı.

Yemek; zâhiren bir ibadet değildir. Fakat Allâhʼı zikrederek yenilen her lokma,

ibadetlerde feyz ve huşûya vesîle olur. Allahʼtan gâfil bir şekilde yenilen

lokmalar ise kalbe kasvet, gaflet ve hantallık verir.

“Yemek” misâli üzerinden verdiğimiz bu İslâmî hassâsiyetleri, âdeta bir şablon

gibi ibadet hayatından âile hayatına, komşuluk münâsebetlerinden ticârî ve

iktisâdî faaliyetlere kadar, akla gelebilecek bütün beşerî davranışlara tatbik

edebilmekle, gerçek mânâda “tasavvufî derinliğe” ulaşılabilir.

TASAVVUF NEDİR?

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır.

Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi yüce bir ufka taşımanın diğer adıdır. Yani dâimâ

ilâhî kameraların gözetimi altında bulunduğumuzun farkında olarak, bu şuur ve

idrâk ile yaşamaktır.

Tasavvuf; bir arınma disiplinidir. Allahʼtan uzaklaştıran her şeyden sakınarak

“takvâ”ya erebilme yoludur. Nefsânî ihtirasları dizginleyip rûhânî istîdatları

inkişâf ettiren bir mânevî terbiyedir.

Tasavvuf; Peygamber Efendimiz’e vâris olmuş gerçek mürebbîlerin elinde; nefsin

tezkiye, kalbin tasfiye edildiği mânevî bir mekteptir.

Tasavvuf; nefse karşı sulhü olmayan bir cenktir.

Tasavvuf; ilâhî takdîre her hâlükârda rızâ göstererek Allah ile dâimâ dost

kalabilme mârifetidir. Hayatın med-cezirleri ve acı-tatlı sürprizleri karşısında,

gönül dengesini korumaktır. Varlıkta şımarmayıp yoklukta daralmamaktır. Başa gelen

cefâları, ilâhî bir imtihan bilip, bunları kendisine bir tezkiye (mânevî arınma)

vesîlesi kılabilme olgunluğudur. Şikâyet ve sızlanmayı unutarak dâimâ hamd ile

şükreden “güzel bir kul” olabilme mahâretidir.

Tasavvuf; maddî-mânevî bakımdan kendini ikmâl etmiş mü’minlerin, diğergâm bir

gönülle mahlûkâta yönelerek, onların mahrûmiyet ve ihtiyaçlarını telâfî

mes’ûliyetidir. Yaratan’dan ötürü yaratılanlara şefkat, merhamet, muhabbet ve

hizmetin, tabiat-ı asliye hâline gelmesidir.

Tasavvuf; Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî

derinlikle idrâk edip hayatın her safhasında yaşamaktır.

Hâsılı tasavvuf; Allah Rasûlüʼnü aşk ile yakından tanıyabilme, Oʼnun yüce karakter,

şahsiyet ve ahlâkından nasîb alarak, dîni, özüne ve rûhuna uygun bir tarzda

yaşayabilme gayretidir.

Bu nevî düsturlarla tezat teşkil eden ve ölçüsünü Kur’ân ve Sünnet’­ten almayan ne

varsa -her ne kadar tasavvufa izâfe edilirse edilsin- bâtıldır.

TASAVVUF NE DEĞİLDİR?

Dînin derûnî ve ruhânî ciheti, mârifet ve takvâ derinliği olan tasavvufî yönü

ihmâl edildiğinde, geriye kuru bir kâideler manzûmesi kalır. Bununla birlikte,

bilhassa günümüzde tasavvufî neşveye sahiplik iddiasıyla arz-ı endâm eden bâzı

çevreler gibi, her şeyi bâtınî hükümlerden ibâret görüp dînin zâhirî hükümleri

diyebileceğimiz şerîati hafife almak da tasavvufun hakîkatinden uzaklığın apaçık

bir göstergesidir. Bu gibi kimselerin; “Kalbin temiz olsun da amelin az olsa da

olur(!)” şeklinde, nefsânî tâvizlere kapı açan anlayışıyla, şerîatin hâdimi olan

gerçek tasavvufun uzaktan yakından bir alâkası yoktur.

Meselâ günümüzde, Mesnevî-i Şerîfʼin rûhundan uzak bazı kimseler tarafından,

Mevlevîliğin takvâ tarafı ihmâl edilerek, aslı zikir olan semâ, bir nevî folklor

gösterisi ve bir mûsikî meclisi hâline getirilmeye çalışılmaktadır.

Ayrıca bazı tarîkatlerde, başlangıçta sûret-i haktan görünen güzel niyetlerle

ticârî faaliyetlere girilmektedir. Fakat işin sonunda, ekseriyetle takvâ

hassâsiyetlerinden uzaklaşılarak maddî menfaatlere râm olmuş bir yapıya

dönüşülmektedir. Bu ise bâriz bir şekilde dînin dünyaya âlet edilmesidir. Hiçlik

ve yokluk kapısı olan tarîkatin, varlık ve çokluk kaygısıyla hareket eden bir

menfaat çarkına dönüşmesidir.

Bazı tarîkatlerde ise helâl-haram hassasiyetleri geri plâna atılarak, yine;

“benim kalbim temiz(!)” gibi içi doldurulmamış ifâdelerle, kadın-erkek ihtilâtının

önünün açıldığı, tesettürde zaaf gösterildiği ve daha nice şerʼî ölçülerden tâviz

verildiği görülmektedir. Sanki kalp temiz olduğunda helâl-haram sınırlarına riâyet

etmek gerekmezmiş gibi tamamen nefsâniyete prim veren, bâtıl bir görüşe

meyledilmektedir.

Böylece her hususta en büyük rehberimiz olan Peygamber Efendimiz -sallâllâhu

aleyhi ve sellem-ʼin, en temiz kalpli insan olduğu hâlde, ibadette, muâmelâtta,

ahlâkta ve bilhassa günümüzün en büyük problemi olan “helâl ve harama riâyet”te,

ümmetine emsalsiz bir örnek teşkil etmiş olduğu hususu, görmezden gelinmektedir.

Hâlbuki Ehl-i Sünnet veʼl-Cemaat muhtevâsı içindeki gerçek tasavvuf, Peygamber

Efendimizʼin hayat düsturlarıyla, zâhiren ve bâtınen bütünleşebilme gayretidir.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, mânevî olgunluğun zirvesinde

bulunmasına rağmen, nasıl ki zâhirî kulluk vazifelerini de son nefesine kadar

büyük bir titizlikle îfâ etmişse, Oʼnu örnek alması gereken her müʼmin de hangi

mânevî makam, mevkî, meşrep ve tarîkatte olursa olsun, şerʼî vazifelerini de yerine

getirmekle mükelleftir.

Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleriʼnden nakledilen şu hâdise, bu hususu ne güzel

îzah etmektedir :

“Bir gün gözümün önünde bir nur peydâ olmuş ve bütün ufku kaplamıştı. Bu nedir

diye bakarken, nurdan bir ses geldi :

«–Ey Abdülkâdir, ben senin Rabbinim! Bugüne kadar yaptığın sâlih amellerden

öyle memnunum ki artık sana haramları helâl eyledim.» dedi.

Ancak hitap biter-bitmez, ben bu sesin sahibinin şeytan -aleyhillâne- olduğunu

anladım ve :

«–Çekil git ey mel’un! Gösterdiğin nur, benim için ebedî bir

zulmettir/karanlıktır.» dedim. Şeytan :

«–Rabbinin sana ihsân ettiği hikmet ve firâsetle yine elimden kurtuldun!

Hâlbuki ben, yüzlerce kimseyi bu usûl ile yoldan çıkarmıştım.» diyerek uzaklaştı.

Ellerimi yüce dergâha açtım; bunun, Rabb’imin lûtfu olduğu şuur ve idrâki

içinde, Cenâb-ı Hakk’a şükürler eyledim.”

Cemaatten biri :

“–Onun şeytan olduğunu nereden anladınız?” diye sorunca da;

“–«Sana, haramları helâl kıldım.» demesinden!..” cevabını verdi.

Hakîkaten bir kul, güzel hâli ve sâlih amelleri sebebiyle helâl-haram

hudutlarından muaf tutulacak olsaydı, evvelâ insanlığın Hakk’a kulluktaki zirvesi

olan Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- böyle bir muâfiyete sahip

olurdu. O’na bile böyle bir imtiyaz tanınmadığına göre, hiç kimseye de tanınacak

değildir.

TASAVVUF EHLİ, KUR’ÂN VE SÜNNETE TÂBİ OLMALI!

Bu itibarla, hayatını Kurʼân ve Sünnet ölçülerine göre düzenlemeyen bir kimsenin

dilinden, ne kadar tasavvufî ifâdeler dökülürse dökülsün, o kimse gerçek mânâda

tasavvuf ehli olamaz.

Meselâ mîras meselesini, dünyevî menfaatine uymadığı için, ilâhîemirlere göre

tanzim etmekten kaçınan bir müʼminin, seyr-i sülûk yolunda bir mesafe katetmesi

düşünülemez.

Aynı şekilde, âile hayatında İslâmî ölçülere riâyet etmeyen birinin tasavvufî

hayatından söz edilemez. Çocuklarının sırf fânî istikbâlini düşünerek onları Kurʼân

eğitiminden mahrum bırakan, böylece yavrularının ebedî istikbâlini tehlikeye atan

bir anne-babada mânevî inkişâf olmaz. Böyle bir anne-babanın tasavvuf ehli

olduğunu zannetmesi ancak gafletinin bir göstergesidir.

Yine ticârî hayatta kul hakkı yemek, dünyevî bir menfaati için Allâhʼın men ettiği

şekilde hareket etmek, “canım bu seferlik olsun da bundan sonra yapmam” gibi

ifadelerle tâvizlere meyletmek; kişinin kendine yaptığı en büyük zulümdür,

mâneviyâtını sakatlamasıdır.

Bu hususta Hazret-i Ömer -radıyallahu anh-ʼın verdiği şu ölçüleri hatırdan

çıkarmamak îcâb eder :

Bir kimsenin kıldığı namaza, tuttuğu oruca bakmayınız;
Konuştuğunda doğru söylüyor mu?
Kendisine bir şey emânet edildiğinde, emânete riâyet ediyor mu?
Dünya ile meşgul olurken helâl-haram hassâsiyetini gözetiyor mu? İşte

bunlara bakınız. [1]

Velhâsıl, kişinin ibadetlerinde, muâmelâtında, ahlâkında ve hayat nizâmında şerʼî

ölçülere riâyet hassâsiyeti yoksa, o kişinin tasavvufî bir terakkî beklemesi

mânâsızdır.

Unutmayalım ki İslâmʼın zâhirî hükümleri diyebileceğimiz şerîat, âdeta bir vücûdu

ayakta tutan iskelet gibidir. İskeleti olmayan, omurgasız bir beden ayakta

kalamaz. Fakat sırf iskeletten ibâret bir dînî hayat da -kimilerinin kasten

göstermek istedikleri gibi- ürkütücü, soğuk, itici ve ruhsuz bir İslâm anlayışı

ortaya koyar.

Bu bakımdan gerçek tasavvuf; İslâmʼı, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ,

sahâbe-i kirâm, selef-i sâlihîn ve takvâ ehli müʼminlerdeki feyz ve rûhâniyet dolu

muhtevâsıyla idrâk edip, tıpkı onlar gibi, büyük bir aşk ve şevkle yaşama

gayretinden ibârettir.

[1] Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, VI, 288; Şuab, IV, 230, 326.

----------------
KAYNAK : Osman Nûrî Topbaş, Altınoluk Dergisi, Temmuz, 2014.


Biat Etmek Ne Demektir? Biat’ın Kelime Anlamı Nedir? Akabe Biatları Kısaca Nedir?



Biat Etmek Nedir? Biat Etmek Ne Demektir? Biat’ın Kelime Anlamı Nedir?Akabe Biatları Kısaca Nedir?

Dini anlamda üst varlığın emirlerine uymak ve onun yolundan hareket etmek anlamındaki sözcük daha sonraları padişah ve sultanlar dah sonra siyasetçiler için bürokratların bağlılık ve emirlerine kayıtsız şartsız teslimiyet yeminlerine dönüşmüştür.Biat etmeyen ise en şanslı ise görevinden alınır veya sorgusuz sualsiz öldürülürdü.
Bir çok yerde “Biad ” olarak kullanılsa da Türk Dil Kurumu “Biat”olarak tanımlamıştır.

İslâm’da “biat” nedir, nasıl yapılır?

Kelime olarak, ahdetme, söz verme, birinin hâkimiyetini kabullenme, ona bağlılığını sunma mânâsına gelen bîat; İslâm hukûkuna göre, hilâfet makamına geçen kişinin eli üzerine el koymak veya musâfaha etmek (el sıkışmak) yoluyla bağlılığını göstererek itâat edeceğine dâir söz vermektir.

Tasavvuf ıstılâhında ise bîat; müridin, mürşidine sâdık ve bağlı kalacağına, ona kayıtsız şartsız teslim olacağına, her dediğini itiraz etmeden yapacağına dair söz vermesidir. Bu maksatla tarîkat mensupları arasında düzenlenen merâsime de, ‘bîat merâsimi’ denir.

Bir başka târifle bîat; şeyhten el alıp söz vererek, onun dostuna dost, düşmanına düşman olmak… Gerek rahat-ferah ve gerekse sıkıntılı zamanlarda ona itâat edip emrinden dışarı çıkmamaktır.

Akabe Biatları Kısaca Nedir?

Akabe Biatları, Hz. Muhammed ile Medineli bir topluluk arasında yapılmıştır. Mekke’ nin 2 kilometre yakınlarında bulunan Akabe adındaki bölgede gerçekleştiği için bu ismi almıştır. Birinci Akabe biatı 621 ikincisi ise 622 yılında gerçekleşmiştir.

Birinci Akabe Biatı

621 yılında hac mevsiminde Allah Resulü 6 kişiden oluşan Medineli bir kafile ile görüştü. Medine’nin Hazrec kabilesinden olan bu kafileye Hz. Muhammed İslam’ı anlattı. Onlar da şehadet getirerek müslüman oldular.

İkinci Akabe Biatı

Bir sene sonra aynı yerde buluşmak üzere Allah Resulü’ne söz verip Mekke’den ayrılan Hazrecliler bir yıl sonra Allah Resulü’ne geldiler. Abdulmuttalib’in evinde gizli bir görüme gerçekleştirdiler. Allah’ın bir lütfu olarak bu dönemde Medine’nin Evs ve Hazrec kabileleri İslam’ı kabul etmişti. Bu tarihi ittifak gerçekleştirildiği sırada Hz. Peygamber’in yanında amcası Hz. Hamza, Hz. Abbas ve Hz. Ali bulunuyordu.

Buluşmanın gizliliği için her türlü tedbir alınmıştı. Buna rağmen müşrikler arasında fısıltı halinde haberler kulaktan kulağa dolaşıyordu. Silahlarıyla toplantı yerine geldiler.

Hz. Hamza ve Hz. Ali kılıçlarını çekerek onları karşıladılar. Hz. Hamza’ya toplantının olup olmadığını sordular. Hz. Hamza öyle bir şey olmadığını söyledi. Kureyşliler bir sonuç alamadan geri döndüler.

Tasavvuf ve Sufizm Nedir?



Tasavvuf ve Sufizm Nedir?

Tasavvuf ve Sufizm

Tasavvuf, sufilik, halk deyimi ile sofuluk (Arapça : صُوفِية sufiyye) (Farsça : تصوف tasavvuf) (Farsça : صوفیگری sūfīgarī), İslam'ın iç veya mistik yüzü olarak tarif edilir.

Tasavvuf kelimesinin kökleri Muhammed döneminde keçi ve benzeri hayvanların kılından yapılmış çobanların giydiği üst kalın elbise, kepenekten geldiği söylenmektedir. Bu görüşün açıklanmasında peygamberin döneminde hiç bir sohbeti kaçırmayan ve İslâm peygamberinin tüm dini açıklamalarına daime katılan çok fakir bir bedevi grubu anlatılmaktadır. Bunlar işleri veya mecbur sebeplerden dolayı sohbete ve konuşmalara katılamayan diğer din mensuplarına İslam hakkında peygamberin konuşmalarını anlatırlarmış. Bunların kendilerini tamamen fiziki olarak da İslam'a ve dini yaşamaya adamaları her kesimin dikkatini çekmiştir. Belirgin özellikleri olan giydikleri keçi kılından olan üst kalın elbise nedeniyle suffa ehli (Ashab-ı Suffa) olarak anılmaya başlanmışlardır. Nitekim bu giydikleri elbise Arapça dilinde soffa veya suffa olarak anılmaktaymış. Yine bu görüşe göre İslam peygamberinin bahçede sohbet yaptığı etrafı açık çardak benzeri bir yapı yüzünden de tasavvuf kelimesinin türeyebileceği söylenmektedir. Zira bu yapı da soffa veya suffa olarak anılmaktaymış. Bu ifadeler kapsamında "tasavvuf" lafzı buralardan gelebilir denilmektedir ancak esasta kelimenin ruhani manası Kuran-ı Kerim'im "yaşama geçirilmiş hali, Kuran-ı Kerim'in tamamına inanıp onu yaşamak"[1] olarak tarif edilmektedir.[2]

Tasavvufun mistisizmin İslam özelindeki hali olduğunu iddia edenler olduğu gibi, mistisizmin Çin-Hindu dinlerinden gelmesi nedeni ile İslam ile tamamen farklı olduğunu iddia edenler de olmuştur. Kimilerine göre, tasavvuf şeriattan daha yüksek bir aşamayı ifade eder. Mutasavvıflar sufi olmaya çalışmışlar, tekkeler, medreseler kurmuşlardır. Sufiyâne hayat yaşamaya çalışanlara derviş de denilir. Türkler arasında Tasavvuf Batı Türkistan’da çıkmıştır.[3] İlk sufiler keşif sahibi insanlardı, mala mülke değer vermezler, bazen çıkınları bile olmadan gezer ve gittikleri yerlerde insanları dini yönden aydınlatırlardı. Batı Türkistan’daki bu ilk sufilerin bazıları, bir tarikat gütmedikleri için tarikat şeyhleri gibi isim yapmamış olabiliyorlardı

Kelimenin kökeni

Arapça tasavvuf kelimesinin hangi kökten geldiği tam olarak bilinmemektedir. En çok kabul gören görüşlere göre :

Saflaşma anlamında "safâ" kökünden,
Yün elbise giyinme anlamında "suf" kökünden,

Yün giyme anlamı için kullanılan peygamber sözlerinden bir kısmı :

Enes bin Malik demiştir ki : "Rasulullah bir kölenin bile davetine gider, merkebe biner ve yün elbise giyerdi."[4]
Abdullah bin Mesud'un rivayetine göre Peygamber şöyle söylemiştir : "Allah Teâlâ, Musa ile konuştuğu gün üzerinde yün bir cübbe, yünden yapılmış bir şalvar ve kolları yün bir elbise vardı. Ayakkabıları da merkeb derisinden idi."[5]
Peygamberin evinin yanında suffe denilen odalarda ikamet eden, fakirler olan Ashab-ı Suffe gibi yaşama anlamında suffe kökünden türemiş olabilir.


İnanç, kültür, öğreti

Sufizm'in tanımı çeşitli mutasavvıflarca farklı şekillerde yapılmıştır. Bu tanımlardan birine göre, Sufizm, insanın akıl yoluyla erişemediği ilahî hakikatleri ve gayb âlemine ait hakikatleri manevi latifelerle arama yoludur. Hedef, insan-ı kâmil olmaktır. Bir başka deyişle, Sufizm, İslam inanışına göre, kişiliği kötü huylardan temizleyip, ruhu pak edip, olgunluk ve kemale erme yoludur. Tasavvuf, silsile yolu ile Muhammed Peygamber'e dayandırılan, Allah'ı anlamaya vesile olarak, Peygamber vârisi olduğuna inanılan Evliya ve Mutasavvıflar tarafından, "Hakk'tan aldığını halka sunuş" yolu olarak takdim edilen, dinin fıkıh, kelam, Ahlak ve tasavvuf olmak üzere dört ana temelden oluştuğu inancını savunan Mutasavvıfların yolu olarak ortaya çıkmıştır.

Tasavvuf, Allah’ın, seni sende öldürüp, Kendinde ebediyen diri kılmasıdır. (Cüneyd Bağdadi)
Tasavvuf ehlinin üç vasfı vardır. Toprak gibidir, iyiye de, kötü kimseye de verir. Bulut gibidir, her şeyi gölgeler. Yağmur gibidir, sevilen kimseyi de, sevilmeyen kimseyi de sular. (Harkûşî Abdülmelîk bin Muhammed)
Tasavvuf hâldir, söz değildir, söz ile ele geçmez. (Abdülkadir Geylani)
Tasavvuf, Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine uymak, fazla konuşmayı, fazla yemeği ve fazla uykuyu terk etmektir. (Alâüddevle Semnânî Ala' Ad-Dawla As-Simnani
Tasavvuf, insanı Allah’tan uzaklaştıran şeylerin hepsini terk etmektir. (Ali ibn Sahl Rabban al-Tabari)
İnsana lâzım olan önce Ehl-i sünnete uygun inanmak, sonra şeriata uymak, daha sonra tasavvuf yolunda yükselmektir. (Muhammed Bâkî-billâh)
Tasavvuf, vakti, en değerli olan şeye harcamaktır. (Ebû Saîd Ebü'l-Hayr)
Tasavvuf ahlâktan ibarettir. Bu bakımdan ahlâkı senden yüksek olan, senden daha fazla arınmış demektir. (Ebû Bekr el-Kettânî)
Tasavvuf : Kâinatı eksik görmek, daha da ötesi bütün eksikliklerden münezzeh olanı müşâhede ederek bu eksik varlıkları hiç görmemektir. (Ebû Amr ed-Dımeşkî)
Tasavvuf; kulun her zaman, o an için kendisine en uygun olan şeyle meşgul olmasıdır. (Amr bin Osman el-Mekkî)[kaynak belirtilmeli]
Sufizm Peygamberlerin öğretisinin özüdür. Kaynağı ilk insana kadar gider, çünkü tohumu her insanın kalbinde mevcuttur.[6] Ruhu kötü huylardan temizleyip (safa) marifete ulaşma yoludur. Hakiki bilgi ise Allah'ı bilmektir. (Salahattin Ali Nader Angha)


Tasavvuf Nedir?

Tasavvuf, Allah’a yapılan yolculuğun ilmidir. Kabul edilen çözümlemeye göre suf’tan, yünden gelir. Şeyh Hasan Basri şöyle demiştir : “Bedir ashabından kırk kişi gördüm, hepsi yün giymişlerdi.” Bu, sufi – tasavvefe – yüne büründü demektir; İslam’ın yolunu dille ve kitaptan öğrenmeyle tasdik edenlerinkinden farklıdır. Kadim yola, Mutlak Hakikat’in doğrudan yaşandığı asli yola girmektir.

Sırrı hazretleri şöyle dedi : “Peygamberimiz(sav)’i rüyamda gördüm ve kendisine şöyle sordum. ‘Ya Resulallah[sav] tasavvufnedir?” Cevaben şöyle buyurdu : ‘Dâ’vâyı terketmek; mânâyı gizlemektir.

Tasavvuf erbabı olan dâvayı terketmek, mânâyı da saklamalıdır, bütün büyüklerimiz, ehli olmayanlardan ve cahillerden) Hakk’ın esrarını örtüp gizlemişlerdir. ve sanki ondan habersizmişcesine tecâhül etmişlerdir. cahiller beşeriyyettin hazzını aşamayanlardır.Tasavvuf erbabı ise beşer üstü manevi nazlara sahip olanlardır.

Hem öyle zevk ki, bu mertebede olan kimse, Hakk’tan başkasını görmez. Onda alâyim-i nefsânî ve meâlim-i insanî olmaz.

İşte hakikatte tasavvuf : İnsanın her şeyiyle, hem zahiren, hem de bâtınen Allah’la olan bağlantısını kurmasıdır. Bir âşık, zahirî ve bâtınî olarak ru’yet-i halkı iskât eylese Hakk’ın sırrına lâyık olur. Ve nur-u ilahide fena bulur.

Cüneyd-i Bağdadi hazretlerine tasavvufun ne olduğunu sordular, o da cevaben : “Tasavvuf nefsin Allah’ın Vahdetinde fena bulmasıdır.” buyurdu. Sahib-i tasavvuf, bu fenaya erdikten sonra hakikî
mutasavvıf olur.

Ebu Muhammed el- Harirî şöyle buyurdu : “Tasavvuf, yaratılmış olan şeylerin alçaklığından kurtulup, Allah’ın övdüğü şeylerin dairesi içerisine girmektir.”

Cüneyd dedi : “Sufi toprak gibidir, üzerine gübre serpilir ama içinden güller biter.” Yine dedi ki : “Sufi, masumu da, mücrimi de besleyen toprak, herşeyi örten sema, her şeyi yıkayan yağmur gibidir.”

Sufi evrenseldir. Evrenin Hakikatinin berrak bir tecellisine yer açabilmek için nefsinin izlerini azaltmış, yok etmiştir. Kainatı sarıp sarmalamış, silip öteye geçmiştir. Sufi “Allah” demiştir, kavrayıncaya kadar. Bütün erkek ve kadınlar dünyada çocuklar gibi oyundadırlar. Sufinin görevi başlangıçtaki sonu fark etmek, sondaki başlangıcı kabul etmek, vahdete ulaşmaktır. Zahirdeki zıtlıklar aynı kabulle karşılandığında, an “hal” olduğunda ve kalp doluda da boşta da sükûnetini koruduğunda, bunu nur üstüne nur kabul ettiğinde yün hırkaya bürülü kişi aynı zamanda şeref hırkasını giymiş ve kemâle ermiştir.

İmam şunu da söyledi : “Eğer tasavvuftan daha büyük bir ilim olduğunu bilseydim, ona sürünerek de olsa giderdim.”

Herşeyin en iyisini Allah bilir.


Öğreti

Tasavvuf insanın kendisini keşfetme yoludur. Dini kurallara bağlı, dogmaları esas alan bir olgu değildir. Tasavvuf “Ben kimim? Nerden geliyorum? Ve nereye gideceğim?” sorularını soran kişilerin, sorularına sufizm yoluyla cevap bulabileceklerine inandıkları yoldur.

Tasavvufun çok önemli iki boyutu vardır :

Dikey boyut : İç yasamı keşfetme, insanın aslını, özünü bulması,

2. Yatay boyut : insanlara hizmet etmek ve dünyevi ilişkileri uyum, güzellik ve sevgi boyutunda ayarlamak.[7]

Kimilerine göre de, mutasavvıf, hedefine ulaştığı zaman sûfî olur.
Sufizm ile tarikatlar arasındaki ayrım; Sufizm bir yaşam tarzıdır, hayata farklı bir bakıştır. Tarikatlar ise Sufizmden kaynaklanan, kurumlaşmış olgulardır. Buz ile su ilişkisi gibidir. Buz sudan oluşmuştur, ama suyun katılaşmış, donmuş halidir. Okyanusla bir testi su benzetmesi de sufizmle tarikatlar arasındaki ilişkiyi anlatmaktadır : Okyanusdan su alıp testiye doldursanız testideki su ne kadar okyanus özelliğini korur ki? (İnayat Han, Mevlana)

Kaynağı ve tarihi


Çıkış

Tasavvufun ilk örneği olarak İslam peygamberinin Hira mağarasında inzivaya çekilmesi gösterilir. Tasavvufta Peygamberin orada halktan uzak kalarak nefsini terbiye ile uğraştığına, Sahabeden Ali ve Ebubekir gibi bazı kimselerin tasavvufi gerçekleri Peygamber'den aldığına ve nesilden nesile aktardığına inanılır.

"Suffe ehli; Medine'de duracak yerleri, sığınacak kimseleri olmayan sayıları zaman içinde değişen erkeklerden oluşuyordu. Mescid-i Nebevinin etrafındaki hücrelerde bir arada yaşıyorlardı. Ziraat yapmaya, süt hayvanları ile uğraşmaya veya ticarete imkânları yoktu. Gündüzleri odun taşıyarak ve hurma çekirdeklerini kırıp öğüterek karınlarını doyurmaya çalışıyor; geceleri ise ibadetle ve Kur'an okumakla meşgul oluyorlardı. Şu ayetlerin onlar hakkında olduğu düşünülür : " "Rablerinin rızasını dileyerek sabah ve akşam O'na dua eden fakirleri yanından kovma."[8][9] "Sabah akşam rablerinin rızasını dileyerek O'na dua ve ibadet eden kimselerle beraber sabret, gözünü onlardan ayırma!"[10]

Tarikat liderlerinin veya velilerin de peygamberin vârisleri olarak bu yolu takip ettikleri kabul edilir.

Doktrinin şekillenmesi

Doktrin imam Gazali ve Kuşeyri gibi önderler tarafından şekillendirilmiştir.

Tasavvuf'ta şii - batıni etkilenmeler; Tasavvufun Şiîlik ile alâkalı olduğu ve bazı mutasavvıfların şii eğilimli oldukları bilinmekle beraber, bu olguyu bütüne yaymak mümkün değildir. Yeni Eflâtunculuk, Yunan felsefesi, Kabalizm ve İran etkilerinin henüz oluşmamış olduğu eski devirlerde de tasavvuf hareketlerine rastlanmaktadır. Bu ilk mistiklere ait eserlerden günümüze kadar elimizde kalanları bulunmamakla beraber, sadece rivayet ve menkıbeleri hayâtta kalmıştır.

Helenistik etkiler; Hâkim Tirmizî’den sonra Fârâbî’nin getirdiği yenilikler sayesinde tasavvufa girmeye başlamıştır.[11]

Yayılım
9. yüzyıldan itibaren Türkistan, İran ve Kuzey Afrika bölgesinde sûfî görüşler müsait ortam bularak yaygınlaşmıştır. Bunda Moğol İstilası sonrası ortaya çıkan çöküntü ve sosyoekonomik durumun toplumu ruhani bir arayışa sevketmiş olması büyük bir etkendir. Buhara, Semerkant ve Taşkent gibi şehirleri içeren Fergana Vadisi pek çok mutasavvıf yetiştirmiştir. Ahmed Yesevi, Abdulkadir Geylani gibi tasavvuf büyükleri bu bölgede tasavvuf ve tarikat yapısını olgunlaştırmışlardır. Bu bağlamda, özellikle 10. yydan sonra tasavvufa en büyük katkıyı Fars ve Türkmen Müslümanların yaptığını belirtmek gerekir.[kaynak belirtilmeli] Hatta Hallac-ı Mansur gibi kimi Arap kökenli sûfî bu nedenle Türkistan'da ve İran'da uzun süreler bulunmuşlardır. Bu noktada Türkler'in ve İranlılar'ın İslam öncesi şaman inançlarının tasavvufa etkisi açıktır. Kültürel etkileşim İslam’ın Hindistan'a yayılması ile Budizm, Hinduizm ve İslam arasında da gerçekleşmiştir.

Abdal Musa, Beyazid Bistâmî, Bişri Hafî, Celâleddîn Rûmî, Cüneyd Bağdadi, Fudayl bin İyâz, Hacı Bektaş, Hâris el-Muhasibî, İbrahim Edhem, İmâm-ı Gazâlî, Muhyiddîn İbn Arabî, Şâh-ı Nakşibendî, Yunus Emre, diğer büyük sufiler arasında sayılabilir.

Teori ve perspektif
Bilgi kuramı


Tasavvufa göre, bilginin kaynağı üçtür :

Akıl
Nakil
Vahiy

Tasavvuf, her üçünü de kabul etmekle beraber vahyin özel bir şekli olan ilhama dayanır. İlhamın ancak arınmış, temiz bir kalbe gelebileceğine inanılır. Vahyin çeşitleri vardır. En üstte peygambere yapılan vahiy, en altta ise arı gibi hayvanlara yapılan vahiy vardır. İlham ise peygamber olmayan insanlara Allah'ın bildirmesidir. Buna göre, şeriat ve Kur'an yargıları da dâhil olmak üzere, söze dayanan teorik bilgilerin tümü sözel bilgidir. Bu bilgiler dıştan okunarak elde edilebilir. Oysa iç bilgi, dıştan okunarak elde edilemez, bu bilgi insanın içinden doğarak gelir ve gerçek bilgi budur. Tasavvufa göre, asıl bilginin, tasavvuf bilgisi denilen bu bilgi olduğu; kardeşlik duygusunu geliştirdiği, toplu olarak bir arada yaşama duygusunu güçlendirdiği, insanları iyilik ve olgunluğa götürdüğü kabul edilir. Dış bilgi elde eden kişinin kendisi için iyilik istediği, tasavvuf bilgisi olan kişinin ise tüm insanlığı düşündüğüne inanılır.
Tasavvuf ve felsefe

Tasavvuf konu olarak felsefenin alanına girmektedir. Ancak tasavvuf bir felsefi ekol değildir. Tasavvuf, felsefeden farklı olarak aklı yalnızca maddi dünyada delil olarak kullanır. Ancak metafizik âlemin anlaşılması için aklın yetersiz olduğunu iddia eder.

Tasavvufta akıl dışında bir diğer bilgi kaynağı da ‘nakil’dir. İman, vahye dayanan nakle teslim olmak demektir. Bu görüşe göre, iman ispat gerektirmez. Tasavvuf bu iki görüş arasında bilginin başka bir kaynağı olduğu iddiasındadır. Nefsini temizleyip Allah'tan gelen ilhamlara hazır hale getiren bir veliye Allah'ın izni ile bilinmeyenlerin kapısının teker teker açıldığına inanılır. Bu yola girenlerin her ilerleyişinde yeni bir makama varılır; Her makamın kendine özgü pratiği vardır. Örneğin bazı makamlarda sürekli zikir yapılırken, bazı makamlarda kişi Kur'an okumayı bırakır ve yalnızca tefekkür eder.

Tasavvufta saf bilgiyle, uygulama (pratik) olmadan ilerleme sağlanamayacağına inanılır. Bu nedenle, tasavvufi gerçeğe kavuşmak için bu yola girmek ve nefsi arındırmak gerekir. Tasavvufi bilgi tefekkür (meditasyon ve Mürşid-i Kâmil vasıtasıyla elde edilir. Tasavvuf ile elde edilen bilgi şüphe içermez. Ancak tasavvufun önde gelen temsilcileri Hâris el-Muhasibî ve Gazâlî'ye göre insanları tasavvufa yönlendiren şey şüphedir. Diğer tassavvuf âlimlerine göre ise insanları tassavvufa yönlendiren güdü içsel arayıştır (Mevlana Rumi). Tasavvuf ilerleyen safhalarında şüphe barındırmamasına rağmen, tasavvufun başlangıcında şüphe ve insanın içine düştüğü kalbi zihni boşluktan kaynaklanan arayış vardır.
Tasavvuf ve mistisizm

Mistisizm inançların ve dinlerin manevi (aşkın) yönlerini ifade eden kavramın adıdır. Mistikler, yaşadıkları din, kültür ve medeniyet ortamında şekillenirler. Bu nedenle kavram olarak bu şemsiyenin altında incelenseler de birbirinden farkları vardır. Tasavvuf ve sufizmin İslam mistisizmi olduğu söylenebilir. Tasavvuf ve sufizm İslam dinine özel bir terim olup diğer dinlerin mistiklerinden bazı yönleri ile ayrılmaktadır. Sufizm ve tasavvufun mistisizmden başlıca farkları şunlardır :

Mistisizmde ıstırap önem taşıdığı hâlde tasavvufta ıstırabın özel bir yeri yoktur.
Tasavvufta terbiye metotları fertlerin karakter yapılarına göre farklılık arz ettiği hâlde, mistisizmde bu farklılık ve zenginlik yoktur.
Tasavvufta mânevî yükseliş için ferdî gayret esas olduğu hâlde, mistisizmde değildir.
Mistik sadece vecd ehli olduğu hâlde, sûfî hem vecd ehli, hem de ilim talibidir.
Tasavvufta zikir ve şeyh ile birlikte bulunmak (sohbet) esastır. Mistisizmde böyle bir esas yoktur.
Mistisizm, rûhun cesede hakîmiyetini sağlama ameliyesidir. Tasavvuf ise rûhun arıtılıp Hakk'a vuslata erdirilmesidir.[12]
Tasavvufta peygamber yoluyla Allah'a ulaşmak vardır. Mistisizmde peygamber veya bir mürşid-i kâmil yoktur.
Tasavvuf şeriat kurallarının üzerine bina edilmiş olup İslam dininin bir yüzüdür. Tasavvuf İslam'dan bağımsız düşünülemez.
Tasavvufun ahlak kuralları tamamen İslam peygamberinin sünnet denen sözlü ve fiili hareketlerine dayanır. Tasavvuf özel anlamayla sünneti harfiyen yerine getirmektir.

Doğal olarak bu tanımlamalar sünni tarikat ekollerini tarif etmekte, ancak tarihte görülen ve dışsal olarak Ortodoks İslam inancına aykırı görülen Bektâşîlik, Kalenderîlik gibi tarikatleri kapsamamaktadır.

Uygulama

Tasavvufta zikr, murakabe Rabıta ve şeyh veya tövbe ve mürşide bağlanma yolu ile seyru suluk'a girilir. Bazı tarikatler için aşk ve cezbe ön plandadır.

Şeyh (Mürşid-i Kâmil) ve Pir

Mürşid-i Kâmil (olgun rehber)[13] Mürşid-i kâmil olarak kabul edilen şeyh, daha önce aynı yoldan geçmiş, Allah'tan gelen ilhamlara açık kimsedir. Şeyh, müridin (murad eden, isteyen) düşünce hayatını kontrol altında tutar. Onun zayıf noktalarını bilir ve ona göre bir eğitim tertip eder. Şeyhin kalp gözü açık olduğundan müridin kalp hayatını kendisinden daha iyi bildiğine inanılır.

Fahruddîn-i Râzî şeyhte şu şartların aranmasını şart koşar :

İhlâs
Sadık olmak
Doğru yoldan hiç ayrılmamak
Tasavvuf alanında merhale merhale ilerlemiş olmak.

Şeyh, Dünya'yı ve masivayı kalbinden çıkarmış, yalnız Allah'a dayanan kimsedir.
Ayrıca bakınız : Bekâ, Fena, Fenafillah, Keşf ve Keramet
Seyr-ü süluk

Ana maddeler : Şeriat, Tarikât, Marifetullah, Hakikat, ve Gnostisizm

Batıni-tasavvuf anlayışında hakikat yolculuğu değişik basamaklar geçilerek gerçekleştirilir. Şeriatte helâl olan tarikatte haram, tarikatte helâl olan hakikatte haramdır. Meselâ kısas şeriatte helâldir, tarikatte haramdır.[14] Tasavvufçulara göre tasavvuf dinin içyüzü ve ruhudur.

Şeriat kapısı
Şeriat kapısı hakikat yolculuğunun ilk ve en düşük basamağıdır. Dinin şekil ve uygulama ile ilgili kurallarını belirler. Bu mertebe seyr-ilallah, (Allah'a yolculuk) olarak isimlendirilir.

Şeriat seviyesindeki ana fikir "Seninki senin, benimki benim" dir.

Tarikat kapısı
Tarikatlar Tasavvufun somut organize olmuş halidir. Tasaavuf (saf ve kamil insan olma) düşüncesi alıştırma ve tekrarlamalar (tarikat terbiyesi ve zikirler) ile olgunlaştırılır. Sufiye göre şeriat kabuktur. Amaç öz kabul edilen tasavvuf yoluna (tarikat) ulaşmaktır. Buradaki seviye seyr billah (Allah ile birlikte yürümek) tir.

Tarikat seviyesindeki ana fikir "Seninki senin, benimki de senin"dir.

Marifet kapısı
Marifet Allah’ı tanımaktır. Marifet erenler sofrasında (sohbetinde) elde edilir. Arif, Hakk’ı bilen Hak’tan haber alan kişidir. Marifet, batın hazinesidir. Bu hazine aşk ve fakr (her şeyden vazgeçme) ile ele geçer. Bu mertebe seyr fillah, fena fillah (Allah'ta yolculuk, Allah'ta kaybolma, En-el hak ve Hulul seviyesine ulaşma olarak kabul edilir.

Marifet seviyesindeki ana fikir "Ne benimki var ne seninki"dir.

Hakikat kapısı

Salik'in geri dönüş yolculuğudur. Kişinin hakikatlere vasıtasız ulaştığı, kalp gözüyle bilgi aldığı kabul edilir. Bu makam mürşitlik makamıdır ve salik'in ulaştığı hakikat bilgisini geri dönüp isteyen (mürid)lerine aktardığı makamdır. Bu seviye seyr anillah (Allah'tan yolculuk), fark badel cem" (birleştikten sonra ayrılma) gibi ifadelerle anlatılır.

Hakikat seviyesindeki ana fikir "Ne sen varsın, ne ben", "her şey O'dur" anlayışı, yani Vahdet-i vücudtur.

Eleştiriler

Tasavvufçular şeriat kalıplarının dışına taşan dini tutumları ve anlatımlarındaki hayal, sembolizm, gerçeklik karışımı ifadelerle değişik eleştirilerin hedefi olmuşlardır. Eleştirilerin bir kısmı ahlaki yozlaşma, Müslüman din anlayışının bozulması, İslamın insana bakış açısının tasavvuf eliyle bozulması, vahdet-i vücud ve tefani gibi hint kökenli tasavvufi inanışların tevhide aykırılığı, eserlerinin ilahi ilham, vahiy veya fütühatlarla yazdırılmaları, herkesin bu sözleri ya da hakikatları anlayamayacağı iddiaları, Kur'anda geçen veli, zikir gibi bazı kavramların tasavvufçular tarafından gerçek kullanım amaçlarından farklı kullanılması gibi konularla ilgilidir.[15]

Zikir

Zikir, hatırlamak, anmak, zihinde tutmak, unutmamak anlamına Kur’an kaynaklı bir terimdir. Tasavvufta zikir kendisine sıklıkla atıf yapılan bir kavramdır.

Kur'an ifadeleri

Kur'an'ın birçok yerinde geçen zikir kavramı, Allah ile kul arasındaki iletişimi ifade eden bir anlama sahiptir. Kur'an'da anma, yad etme, hatırlama (12 : 85); şükretme, hatırda tutma (2 : 40,47); diline dolama (21 : 36, 60); anlama, akletme, düşünme, ibret alma (6 : 80, 126; 7 : 57); ün, şan, kendisi ile bilinen, izzet kazanılan şey (94 : 4); öğüt verme, öğüt alma (3 : 7; 13 : 19; 37 : 13) şeklinde kullanılmıştır.

Tasavvufi yorumlar

Tasavvufta her şartta ve durumda Allah'ın varlığını beyninde ve kalbinde hissetme hâli olarak yorumlanır. Buna göre Kur'an kendisini ez-Zikr şeklinde isimlendirerek vahyin kendisini hatırlatıcı olarak tanımlamıştır. Bu kavrayışa göre zikir konuşma ve vücut hareketleriyle yapılan pratiklerden öte bir anlama sahiptir.

Tarikatların pratiğinde Allah'ı çok anıp, azâmetini düşünmek ve Esma-ül Hüsnasını okuyup tefekkür etmek zikir olarak nitelenir. Tarikat meclislerinde sık sık zikir toplantıları yapılır. Zikir tarikata göre ya da mürid'in haline ve derecesine göre Cehrî (sesli) veya Hafî (sessiz) olur.

Râbıta (tasavvuf)

Râbıta, bir tasavvuf terimi. Tasavvufta belirli tarikatlarda bulunan bir uygulamaya verilen isimdir. Etimolojik açıdan râbıta sözcüğü rabt kökünden türemiştir ve “birleştirmek” ve “bağlamak” anlamlarına gelmektedir. Tasavvufta ise müridin, konsantre olup şeyhini aklında canlandırarak şeyhinden yardım istemesi, şeyhinin yardımı ile Allah'tan feyz alması anlamına gelir.

Özellikle Nakşbendi ve Süleyman Hilmi Tunahan cemaatinde önemli bir yere sahip olan râbıtanın genelde benzer olmakla birlikte farklı tanımları vardır. Ünlü mutasavvıflardan Abdülhakîm Arvâsî’nin Râbıta-i Şerîfe isimli, râbıtayı anlatan risalesinin Necip Fazıl Kısakürek tarafından sadeleştirilmiş nüshasında râbıta şöyle tanımlanmaktadır : “Râbıta, İlâhî-Zâtî sıfatlarla tahakkuk etmiş ve müşahede makamına varmış bir kamil ve mükemmele kalp bağlayıp, huzur ve gıyabında o zatın suretini hayâl hazinesinde muhafaza etmekten ibarettir.”[1]
Tarihçe

Râbıtadan bir tasavvuf terimi olarak ilk kez bahseden eser Raşahât Ayn’ul-Hayât’tır. Ali bin Hüseyn el-Vâiz el-Kâşifî el-Beyhaki tarafından Farsça kaleme alınan eserde çeşitli yerlerde râbıta sözcüğü geçmektedir. Râbıtanın tam bir tanımı veya uygulanışına dair herhangi detaylı bir bilgi içermez. Râbıtanın ilk detaylı açıklaması ve tanımı Nakşibendî Silsile-i Sadat’ında da yer alan ünlü mutasavvıf Hâlid-i Bağdâdî tarafından yapılmıştır. Halid Bağdâdî’nin ilgili eseri Muhammed Esad Efendi’ye yazdığı bir mektuptur ve Risaletün fi Tahkıyk’ır-Râbıta olarak adlandırılmıştır. Bu eser salt râbıtaya ilişkin yazılmış ilk eserdir. Bu eserin ardından, büyük oranda bu esere dayanan ve sadece râbıtayı konu alan çeşitli eserler de kaleme alınmıştır, örneğin : er-Rahme’tül-Hâbita fi Tahkıyk’ır-Râbıta, İsbât’ul-Mesâlik fi Râbıta’tıs-Sâlik, Râbıta-ı Şerîf[2]
Özellikleri

Râbıta dinî veya ruhanî bir uygulama olarak çeşitli kurallara sahiptir. Bu kurallardan belki de en önemlisi Allah'da fânî olmuş (bakınız : Allah'ta fânî olmak) yani en üst seviyeye ulaşmış bir şeyhe râbıta yapılmasıdır. Ölü şeyhlere de râbıta yapılabilir[3]. Râbıtayı bir farz olarak kabul eden mutasavvıflar olsa da[4] genelde tasavvufî çevreler râbıtayı yararlı ve gerekli görmekle birlikte tam olarak bir ibadet veya farz olarak yorumlamazlar.

Uygulama

Rabıta müridin mürşidinin suretini hayalinde canlandırmasıdır. Şazelilik gibi bazı tarikatlarda rabıtanın bulunmayışı uygulamanın tüm tasavvuf yollarında olmadığının bir göstergesidir. Özellikle Nakşibendilikte rabıtanın önemi zikirden bile daha fazladır. Uygulamada bazı çeşitlilikler olsa da genel olarak gözler kapalı şekilde mürşitin göz önüne getirilir ve ondaki ilahi bir nurun müride aktığı hayal edilir. Diğer bazı tarikatlarda imajinasyon, mürşidin suretini canlandırmak şeklinde değil de Allah'ın isimlerinden birini veya zat ismini (Allah) zikrederken harflerinin zihinde canlandırılması şeklinde gerçekleştirilir.


Sezgi


Sezgi; felsefe, mistisizm, ezoterizm ve farklı öğreti sistemlerinde farklı anlamlarda kullanılan terim.Kullanım çeşitleri

Kimi felsefi akımlarda akıl yoluyla kavranamayacak gerçeklerin derin düşünme (tefekkür) yoluyla aranışı sezgi kapsamında değerlendirilir.
Ruhçulukta sezginin, insanın kendi düşüncesi olmaktan ziyade çeşitli etkenlerden kaynaklanan tesirlerle belirdiği kabul edilir ki, bu etken genellikle bedensiz bir ruhtur. Bu yüzden ruhçular yüksek bilgileri içeren tebliğlerin alındığı ruhsal irtibatlara “sezgisel (intuitif) irtibat” derler.
Gnostiklere ve antikçağ inisiyelerine göre spiritüel aydınlanma yolunda üç tür bilgi mevcuttur ki, bunlardan öğretim yoluyla öğrenilebilir bilgi mathesis, his ya da ıstırap yoluyla edinilebilen bilgi pathesis, sezgi yoluyla öğrenilebilir bilgi de gnosis olarak adlandırılmıştır. İnisiyasyonlarda en yüksek aşamaya ulaşanların, yani inisiye oluş aşamasına erişenlerin sezgi yoluyla aldıklarını çevresine aktararak aydınlatması söz konusu olur. İnisiye adayının bu hale gelişi kimi inisiyasyonlarda tohumun bitki haline gelmesi sembolizm'iyle, kimi inisiyasyonlarda ise meşale sembolüyle temsil edilmiştir.
İlham (inspiration) adı verilen sezgi söz veya yazı tarzında dışarı yansıdığında vahiy (revelation) adını alır. Vahiy sözcüğü yalnızca peygamberler için kullanılan bir terim değildir. Terim Araplar’da İslamiyet gelmeden önce de bilinen ve kullanılan bir terimdi.

Felsefî bakış açısıyla sezgi


En genel anlamıyla, gerçekliği dolaysız olarak içten ya da içeriden kavrayabilme, tanıyıp bilme yetisi. Adım adım ilerleyen gidimli düşünmenin ya da bir takım uğraklardan geçerek yol alan akıl yürütmenin tersine, bir şeyi doğrudan doğruya algılayıp kavrama; bilinçli bir düşünme ve yargıya varma süreci olmaksızın doğrudan, aracısız gerçekleşen anlama ya da bilme; hiçbir çıkarıma dayanmaksızın, dolaysız bir biçimde bilgiye ulaşma yordamı.

Başka bir deyişle, önermelerden başka önermelere yönelerek, mantıksal yolla çıkarımlar yaparak ilkelerden sonuca ulaşan, tek tek parçalardan bütünlüğü olan bir düşünce oluşturan gidimli düşünme yoluna karşı, doğrudan ya da aracı kullanmaksızın düşünce kuran, bütünü bir kerede, bir bakışta tümüyle ele geçiren, şeylerin özüne dolaysız bir biçimde, doğrudan doğruya ulaşan, şeyleri tüm bir devingenliği içinde bütünlüklü kavrayan içten duyma yolu.

Derviş Kimdir?


Bu nedir?’
‘Kuş dili sözlüğü.’
‘Yeni kitabınız mı?’
‘Eskimeyen bir kitabım. Yaşadıkça yazıyorum.’
‘Hangi harftesiniz?’
‘D…’
‘Sözcük?’
‘Derviş’
‘Okuyabilir miyim?’
‘Tabi, buyur’
‘Derviş, iki nokta üst üste : Oysa tek nokta olmalı. Sadece bir nokta. O dahi benliktir. Çünkü bir yer işgal ediyor. Mekanı, zamanı ve belirtisi varsa yani varlık iddiası içeriyorsa benlik sahibidir. Sahiplik duygusu olan derviş olamaz. Sen derviş olamazsın.Ben derviş olamam. Ben, ben dedikçe hiçbirşey olamam. Hiç olmak o denli güç ki. Şey olmak da öyle. Bir’i bulmak. Hiçbirşey’i bir arada bulmak…’
‘Bir de devriş var…’
‘Evet. O çok önemli…’
‘Devrilmekle mi ilgili?’
‘Derviş yorgun bir sözcük. Eprimiş, içeriksizleşmiş, kirlenmiş…’
‘Haklısınız. Sözcüklerin canına okumakta üstümüze yok.’
‘Sorun sözcükte değil, onların gerisindeki deneyimlerde…’
‘Sözcükler eylemlerdir, diyen bunu mu ima ediyor?’
‘Sanırım. Bu da sorunlu ama. Onun tam olarak neyi ima ettiğini anlamak güç. Dil oyundur. Bir tür tuzak. Örtüdür. Gizler, ima ettiğini, en açık biçimde dahi olsa örter. Yorar, yorulur, anlamı ‘Devrilmek diyordum…’
‘Bir tür devrim yani. Devrilmiş olan. İçindeki yapı çökmüş. Yıkıldı fikir kalem, yapıldı din ve imanım, diyor Mısri…Devriş, içi öncelikle viran olmuş kişidir.’
‘Ne güzel…’
‘Güzel mi çirkin mi yaşayınca bilirsin. Meyhane taşradan mukassi görünür amma…Yani aksi de geçerlidir…’
‘Anlayamadım?’
‘Devriş, diyorum, aslında derviş sözcüğünden müştak, izini kaybettiren bir kelimedir. Arapça devr ve Türkçe iş sözcüklerinin tutkulu ilişkisinden doğmuştur. Devir işi demektir. Devir işi, yani devriş, devrederek akranlarına fark atan ve O’nun huzuruna ulaşan bilge demektir. Sözcüğün, Farsça der, yani kapı ile; piş, yani ön kelimelerinden oluştuğu, kapı önü, kapı eşiği, yoksul kişi anlamına geldiği söylense de bu rivayetten ibarettir. Zira şimdilerde örneklerine sıkça rastladığımız kapı eşikleri, granit sertliğinde mermerden ya da metal cinsinden yapılmaktadır. Bu denli sert ve yoğun malzemenin biçim almak üzere yumuşaması mümkün olamayacağından derviş sözcüğünün aslının devriş olması daha gerçekçi görünmektedir. Özetle, devriş, ‘devrilerek Hakk’ın önüne düşen ve yolculuğunu tamamlayıp O’nun varlığına katılan kişi’dir…

Kaynakça



^ Kuran-ı Kerim, Âli imrân 119
^ http : // www.mihr. com/Home/Publishment/0
^ TDV, İslâm Ansiklopedisi, Cilt 3, sahife 161, İstanbul, 1989.
^ Tirmîzî, Cenaiz 32; İbnu Kesir, el-Bidaye, VI, 10,46-47
^ Tirmîzî, Libas, 10; Hâkim, Müstedrek, I,28
^ Sufizm
^ Mevlana Celaleddin Rumi, Inayet Han, A.M. Schimmel
^ En'am 52
^ Avarif'ül Mearif, Şeyh Sühreverdi, Semerkand Yayınları, Dr. Dilaver Selvi, s.77
^ Kehf 28
^ Balcıoğlu, Tahir Harimi, Türk Tarihinde Mezhep Cereyanları – Tasavvufun Şiîlikle münasebeti, Sayfa 268, Ahmet Said Baskısı, 1940.
^ Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar; Prof. Dr. H. Kamil YILMAZ; Ensar Neşriyat
^ Şeyh yerine Mürşid-i Kâmil demek daha doğrudur. Arap toplumlarında liderlik özelliği olan herkese şeyh denebilmektedir. Bir siyasi lider de şeyh olabilir. Fakat Mürşid-i Kâmil tasavvufla alakalı bir terim olup tam olarak tasavvuf şeyhini anlatmaktadır.
^ http : //www.cemalnur. org/contents/detail/seriat-tarikat-hakikat-marifet-nedir/639
^ http : // www.tevhidnesli. de/3e-_Tasavvuf,-m.ue.sl.ue.manlar%26%23305%3Bn-ahlak%26%23305%3Bn%26%23305%3B-bozmu%26%23351%3Btur-.htm
^ http : // www.galibi. com/en/books/odtu.htm

^ Râbıta-i Şerîfe, Beyazıt Devlet Kütüphanesi, No. 243435, s.18.
^ Üniversite Kütüphanesi, 438/21; Beyazıt Devlet Kütüphanesi, 243435.
^ Mehmet Zahit Kotku, Tasavvufî Ahlâk, s. 2/272; Abdülhakîm Arvâsî, Râbıta-i Şerîf, s.23.
^ Mustafa Fevzi, İsbât’ul-Mesâlik fi Râbıta’tıs-Sâlik, s. 19.

Metapsişik Terimler Sözlüğü, Ergün Arıkdal
Dharma Ansiklopedi, Dharma Yayınları



Referans kitaplar



Hâris el-Muhasibî, Er-Riaye, Işık Yayınları (Çev. Prof. Dr. Abdulhakim Yüce)
Ebu Talib el-Mekkî, Ku'tu'l-Kulûb, I-IV, çev. M. Tan, İstanbul, 1999
Kuşeyri, Risâle Tasavvufa Dair Kuşeyrî Risalesi, çev. Süleyman Uludağ, İstanbul, 1981.
El Munkizu Mined Dalal, İmâm-ı Gazâlî
El Munkiz ve Tasavvufi İncelemeler, Prof. Dr. Abdulhalim Mahmud, Kayıhan Yayınları
Avariful Maarif, Şeyh Sühreverdî
İhya-ı Ulum'id-dîn, İmâm-ı Gazâlî
Tarîkat-ı Muhammediyye, İmâm-ı Birgivî
Mehmet Ali Ayni, Tasavvuf Tarihi, İstanbul, 1340.
Ömer Lütfi Barkan, Kolonizatör Türk Dervişleri, VD, s.II, 1942.
Abdülbaki Gölpınarlı, 100 Soruda Tasavvuf, İstanbul, 1969.
Mahir İz, Tasavvuf, İstanbul, 1969.
Yaşar Nuri Öztürk, Tasavvufun Ruhu ve Tarikatlar, İstanbul, 1988.
Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, İstanbul, 1991.
Cavit Sunar, Tasavvuf Felsefesi, [kaynak belirtilmeli]
Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul, 1991
Seyda Muhammed Konyevi, Adab, Reyhani Yayınları, Konya.
Mustafa Kara, Metinlerle Osmanlılarda Tasavvuf ve Tarikatlar, Bursa, 2004.
'İslamda Tasavvuf ve Galibilik' (ODTÜ yüksek lisans tezi)[16]
Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Temel İslam Bilimleri bölüm tezi. [1].
100. yıl İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Bilim Dalı lisans tezi [2]
Hazret İnayet Han, Sufi Meditasyonu, Okyanus Yayınları, Temmuz 2008
Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan, Tarihi ve Tasavvufi Şahsiyetler, İstanbul, 2008.
Hazret İnayet Han, Mistik Yürek, Okyanus Yayınları, İstanbul 2003


Abaküs Nedir ve Tesbih Nedir ve Abaküs Tesbih Nedir? - First Calculator - ilk Bilgisayar Modeli


Abaküs Nedir ve Tesbih Nedir ve Abaküs Tesbih Nedir - ilk Bilgisayar Modeli ve Sayi Sayar Hesap Makinesi


Abaküs, sayı boncuğu veya çörkü, basit toplama ve çarpma işlemleri için kullanılan, aritmetik hesaplamaları yapmaya yardımcı bir alettir. Boncukların sayılması şeklinde çalışır. İlköğretim sınıflarında matematik dersine yardımcı olması amacıyla da kullanılır.

MÖ 2400 yıllarında Çin'de geliştirilen abaküs, denizaşırı ticaret yapan tüccarlar sayesinde Girit ve Miken bölgelerinden Avrupa ve Amerika'ya yayılmıştır. Abaküs, hareketli parçalara sahip olduğu bilinen ilk hesap makinesidir. Arap sayılarının ve sıfır kavramının abaküs yardımıyla geliştirilmesi tarih öncelerine gitmekle beraber, halen dünyanın değişik bölgelerinde günlük ticarette ve özellikle okul öncesi çağdaki çocukların matematiksel zekasını geliştirmek amacıyla kullanılmaktadır.

Çağdaş hesap makinelerinin ve bilgisayarların atası sayılan hesap aygıtı olan Abaküs'te amaç 4 ana matematiksel işlem olan toplama, çıkarma, çarpma ve bölme yapmaktır. Babilliler'in buluşu olan abaküs, yüzyıllar boyunca ticarette büyük önem taşımıştır. Abaküsün temeli Girit ve Miken'e dayanmakta ve ilk abaküs örneklerinin hemen hepsinde Girit ve Miken süsleme sanatından örnekler de bulumaktadır.

Her boncuk ya da metal topçuğun değeri, büyüklüğüne değil konumuna bağlıdır; belirli bir çizgi üstündeki taşın ya da belirli bir tel üstündeki incinin (boncuğun, topçuğun, vb.) değeri 1, iki tanesi birlikte olunca 2 olur. Bundan bir sonraki tel 10, üçüncü sıradaki tel 100 olarak değerlendirilir. Böylece ikisi 1 değerinde ve biri 10 değerinde üç dizi taş 12'yi, 100 değerindeki bir dördüncü topçuk eklenince de 112'yi gösterir. Yani topçuk ya da boncuğun yeri, değerini belirler ve çok büyük sayılar bile birkaç topçu ya da boncukla gösterilebilir. Topçuklar bir yöne kaydırılarak işlem yapılır; elde edilen değeri silmek, yani topçuğu bir sonraki kullanıma hazırlanmak istenirse, tersi yönünde kaydırmak gerekir. Abak, görünüşte basitliğine karşın, toplama makineleri, elektronik hesap makineleri ve bilgisayarların hazırlanmasına katkıda bulunmuştur.

En iyi bilinen biçimi (Çinlilerin "hesap tepsisi" anlamına gelen Suan Pan'ı) dikdörtgen bir çerçevenin içine gerilmiş teller üstüne inciler dizilmesiyle oluşturulan abak, başlangıçta toprağın içine açılan sıra sıra oluklara dizilen taşlardan oluşmaktaydı. Eski yunan ve Roma abaküsü dikdörtgen oluklu bir tablet idi. Rönessans öncesi avrupasında ise üzerine oluk yerine çizgiler olan bir tablet idi. Daha sonraları, yuvarlak bilye büyüklüğünde metal top ya da boncukların paralel çubuklar ya da teller üstünde hareket ettikleri biçimi almıştır.

Abaküsün italyan ve diğer avrupa tüccarları arasında kullanımdan düşüşü Fibonaccinin büyük eseri Liber Abaci ve onun daha popüler kısa versiyonunda, tüccar babasıyla arap şehirlerine yaptığı gezilerde görüp öğrendiği, kağıt üzerinde hint-arap rakamlarıyla yazılı yapılan aritmetik işlemlerini anlatmasıyla başlamıştır. Abaküs işlemlerinin sadece sonucu romen rakamlarıyla kaydedildiğinden hesap aşamaları sonradan kontrol edilemiyordu. Bir tüccar hem katip hem hesaplayıcı çalıştırmak zorundaydı. Hint arap rakamları ise sadece katip gerektiriyordu, ve hesap aşamaları da kaydedilebiliyordu.

Abaküsün, daha önce kullanılan yalın 2 el ve 5er parmağın yerini aldığı, onun da başparmak ucunun diğer 4 parmağın 12 eklemine dokunarak onikili sayı sistemindeki işlemlerin yerini aldığı düşünülebilir. İşlemlerin daha büyük sayılarla yapılabilmesi, el gerektiren bir şey için ara verildiğinde son sayıyı unutmaması, daha hızlı ve daha kolay anlaşılır olması üstünlükleriydi.

Tesbih Nedir?


Tespih, tekrarlanan monoton işlemleri saymak için kullanılan ve 33 veya katları kadar boncuk tanesinin ipe dizilmesiyle meydana gelen halkaya denir. Stres atıcı olarak tekrarlama basit el hareketlerine olanak verdiği için kullanılır. İpi gerildiğinde uzunca bir parmak gibi dik durabildiğinden işaret parmağı yerine de kullanılır. Tespih takı olarak da, can sıkıntısını gidermek için de, hatta tesbih sallamayı bir el becerisi haline getirmiş kişilerce bir beceri talimi ya da gösterisi olarak da kullanılmaktadır. Gelmiş geçmiş en çok kullanıldığı alan, pek çok dinde tekrarlanan dini vecibelerin yerine getirilişinin hesabını kolayca doğru tutma konusudur. Tespihin 11, 33 ve 99 taneli olanları Müslümanlar, 108 taneli olanı Budistler tarafından kullanılır. Tespihin ucundaki irice parçaya imame denir.

Tahminlere göre Müslümanlar tespihi Budistlerden almışlar. Hıristiyanlar da Müslümanlardan Avrupa'ya. Papa V. Pius, 1596'da yazdığı yazısında, Dominikus'un 1221 yılında Avrupa'ya tespihi getirdiğini yazmıştı. İlk Hristiyan tespihleri 33 taneli olup bu 33 tane İsa'nın bu dünyada 33 yıl ömür sürmesini hatırlattığı için kutsal sayılmıştır (33 sayısı ile ilgili olarak bkz. Baal).

İslam'da ilk halife zamanında kullanılmaya başlandığı sanılıyor. "Tespih çekmek" namazı tamamlayan bir ayrıntı olarak önemlidir. Allahın 99 sıfatını, ya da tekrar tekrar zikredilen belli cümlelerin sayımında kullanılır. Ancak birçok Müslüman bu sayma işlemini tespih taneleri ile değil, parmaklar ile belirleyebilmektedirler.

Tesbih öncesi kültürlerde başparmağı kullanarak diğer dört parmağın el içindeki 12 eklemini sayarlarmış. Geleneksel tespih tane sayılarının ve düzine kavramının kökü bu olguya dayanıyor alabilir.

Her ekleme dokunarak 3 kez baştan tekrarlandığında 36 (12+12+12), ilk ve son parmaktan tek geçip dönerek ileri, geri, ve tekrar ileri sayıldığında 30 (12+9+9), ilk ve son ekleme tek dokunup dönerek, ileri, geri ve tekrar ileri sayıldığında 34 (12+11+11, yani 33 artı imame) sayılır. İki el de kullanıldığında 0-153 arası sayılar için basit abaküs işlemleri yapılabilir, dört el kullanıldığında sayısal veriler konuşmadan ve görülmeden kişiden kişiye ulaştırılabilir (örn. pazar yerinde eller torbada pazarlık, gece karanlığı ve sessizliğinde gizli operasyon) .

Ebrulu bir osmanlı faturan kehribar tespihi

Değerli Tespih çeşitleri [1]

Damla kehribarı (fosilleşmiş çam veya başka ağaç sakızı)
Faturan kehribar (Fenol ile Formaldehitin polimerleşmesiyle elde edilen, ve zamanla yüzeyi vişne rengi alan Termosetlerden -ısı ve kalıplama ile son şekli verilebilen- bir reçine; bakalitin akrabası, ilk plastiklerden)
Mor Yakut (amotis taşı)
Kaplan gözü (bir çeşit Hindistan kökenli çekirdek)
Pelesenk (Mısırlı zenginler ve Osmanlı sadrazamlarınca sevilen kokulu sanduka tahtası çeşidi)
Öd ağacı (Muhammed'in sandukasının yapıldığı kokulu tahta çeşidi)
Oltu Taşı Tesbih (Erzurum ilinin Oltu ilçesinde bol miktarda oltu taşı yatağı bulunmaktadır)

Tesbih nasıl yapılır? İşte adım adım tesbih yapımı


Tesbih çekmek bir gelenektir. Nasıl yapıldığı ise hep bir merak konusu olmuştur.
İşte adım adım tesbih yapımı

Tesbihin yapılacağı madde önce testereyle uygun ende çubuklar halinde kesiliyor. Bu çubuklar istenilen tane boyuna göre bölünüyor. Tornada "çarkuşane" denilen aletle, dakikada 3500 devirde döndürülürken tam ortadan deliniyor. Kalıba geçirilen tane yani "habb" sol elle ileri-geri döndürülürken, sağ eldeki ardayla da yontuluyor ve rendeyle istenilen biçime sokuluyor. Tanelerin hepsinin aynı boyda olması sağlanıyor.
Sonra malafadan sökülmeden kaol ile cilalanıyor. Kaol, aktarlarda satılan bir parlatma solüsyonu...

Eski ustaların kol kotalarla cila yaptıkları ve tanenin deliğini dahi cilalattıkları biliniyor. Sonra "tahril" denilen bir ip üzerine parçalar diziliyor…

Tesbih ustaları 1965 yılından bu yana yavaş yavaş çağa uyarak elektrikli tornalara geçmiş… Hatta bilgisayarlı torna kullananlar da varmış. Şu anda çıkrık kemane ile tesbih çeken bir usta bilinmiyor. Çeken ustalar çektikleri tesbihlere kendi üsluplarıyla imzalarını atmışlar… Ağaç tesbihlerde ise imame, ustanın imzası yerine geçiyor. İmamenin çekilişinden ustanın kim olduğu anlaşılıyor.

Osmanlı döneminde bir sanat ve ustalık işine dönüşen tesbih yapımı, mahir tesbih ustalarının "kemane" adı verilen tornalarında gerçekleşmiştir. Elle veya ayakla çalışan kemaneler ve ona eşlik eden el matkapları günümüzde artık kullanılmıyor. Değişen koşullarla birlikte tesbihler de "çekim" adı verilen modern yöntemlerle yapılır hale geliyor.

Önce tesbih taneleri yapılıyor


Tesbih yapımında ilk olarak kullanılan madde, kalınlığı en fazla bir milimetre olan testere aracılığıyla kare ya da dikdörtgen parçalara bölünüyor. Kesilen parçalar parmaklar arasında tutularak dönen bir zımparada kendi eksenleri etrafında sürülerek silindir ve yuvarlak biçimlere dönüştürülüyor. Ustalarının "yuvarlama" dediği bu işlemin ardından taneler, bir tona aynasına takılıyor ve "delme" işlemine geçiliyor. Torna aynasında taneler, dakikada 3 bin 500 devirde dönerken puntodan yaklaştırılan 0.7 milimetre çapındaki matkapla deliniyor (Tane büyüklüğüne göre bu çap artırılabiliyor ya da düşürülebiliyor).

Tesbih yapımının can alıcı noktası

Tesbih yapımının en can alıcı safhası ise bu noktada başlıyor yani tornada işleme safhası. Bu aşamada, tornanın aynasına sıkıştırılan bir çelik çubuk, eğe yardımıyla beş köşeli konik malafa şekline getiriliyor. Torna aynası dönerken bu malafanın, yalpasız, salgısız ve adeta "dönmez" gibi görünmesi ise hayati önem taşıyor. Zira malafa salgılı döner; tane, tam deliği merkez alacak şekilde işlenemez ise ipe dizildiğinde "sarhoş" diye tabir edilen şekilde kaçık duracaktır.

Ardından, malafa üzerinde sıkışmış halde dönen taneye, hava çeliğinden düz uçlu bıçaklarla şekil veriliyor. Sabitleştirilmiş ölçüdeki bir kumpasla sık sık boy kontrolü yapılırken, serbest ölçüdeki bir kumpasla da çap ölçümü yapılıyor. Böylece taneler arasında sıfır hata olması sağlanıyor.

Tesbih çekmenin her aşaması incelikli

İstenilen ölçüye getirilen taneler, duraklar, imame ve tepelik; malafadan sökülmeden önce üzerine parlatıcı dökülmüş yumuşak tüysüz bir bezle cilalandıktan sonra kendine uyan renkteki ipe diziliyor.

Tesbih dizim safhası da ince bir işçilik gerektiriyor. Tesbih ipinin iki ucunun sarmal şekilde buruluşu, uçlarının bal mumlanışı, imamenin altındaki ve üstündeki düğümlerin atılışı da ustasının maharetiyle tamamlanıyor. Aynı zamanda tesbih yapma işine, çoğumuzun elde tek tek tane çekmek olarak bildiği isim verilerek tesbih çekmek deniyor.

Bu arada belirtmeliyiz ki, tesbihlerin en güzelleri de yine İstanbul'da yapılırmış. İslam ülkelerinden zengin meraklılar yüzyıllar boyunca en güzel tesbihleri hep İstanbullu ustalardan edinmişler.

Lokman Usta'nın dediğine göre günümüzde tesbih koleksiyonu yapanlar da gün geçtikçe artıyor. Tesbihin neden yapıldığı, imamesinin orijinalliği, tanelerin muntazamlığı, ipe dizilişindeki renk uyumu tesbihin maddi manadaki değerini arttıran özellikler. Allah'ı anarken insanın elindeki aracın doğal maddelerden oluşması ona ayrı bir lezzet de katıyor. Pek çok madenin insana değdiğinde olumlu etkileri olduğunu biliniyor.

Neticede her iki anlamda da "tesbih çekmek" insanı bulunduğu boyuttan çok daha ötelere götürüyor. İnsana diyor ki, "Nerede olursanız olun kalbinizin tesbihini yanınızda götürün. Yüce olan tek yaratıcıyı her an anın. Huzur bulun, huzurla kalın."

Abaküs Tesbih Nedir?

Abaküs Tesbih Demek normal namaz tesbihlerinin dışında yüksek sayili zikirleri cekebilmek icin hafizali tesbih ve ya zikir sayar ve hesap makinasi veya kücük ilk bilgisayar modeli demekdir. Bu Tesbihlerde normal sayac boncuklarin haricinde, imamenin üstünde zikrimize uygun olacak kadar, mesela 10 tane daha sıyrılabilir boncuk bulunan, ve yine tesbihin alt ortasinda, yine extra eklenmiş ikinci kadran boncuklar bulunan, ve yine belli bir boncuk araligindan sonra extra eklenmiş yine mesela 10 boncuklu ücüncü kadrani (çarkı) olan tesbihlere "Abaküs Tesbih" denilir. yani abaküs saymak icindir ki, kolay saymak ve saydiginida hesap makinesi gibi hafizada tutmak icin, işde mesala ara boncuk kadran boncuklarini 10 boncukdan sonra baglarsak, mesela her 3 fatiha ile 7 ihlas okudugumuzda, bir devir tamam etmiş oluruzmesal Raşidi tarikatindaki silsilye fatihalar ismarlanirken kulanamk icin, ve bu bir deviri tamam ettigimiz fatiha ve kulhuyu bir şeyhe veya peygambere ve yakinimiza hediye edince, o carkdan bir boncuk geriye sigariziki, yani abaküs sistemi ile, haaa tamam birinci silsile ismine okudum, ve sonra ikinci 7 ihlas 3 fatiha daha, ve ikiinci boncuk böylce abaküs işlemi, yine mesela 66 bin Allah zikri , veya yülksek sayidaki esma yi cekerken, tesbihi tam olarak Allah zikri ile cekdik, ve bir devir yapinca, o yan carkdan bir boncuk sığadık, ve 100 cekdik hafizaya alip bilmek icin, ve on boncuk sigayince bu sefer imamenin üstündeki binli (1000) carkdan bir boncuk yukari sigariziki, abaküs sistemi ile bu sefer, bin(1000) Allah cekdigimizi biliriz hafizaya almiş oluruz, ve böylece bu sefer mesala alti bin cekecek isek bu her bin cekdikce, imamenin üstündekileri sigadik ve 10
10 a tamam olunca bu sefer en alta ortadaki kadrandan bir boncuk sagirizki yani 10 bin Allah dedik biliriz ve tesbihin zikir sayanin abaküsün hafizasina aliriz. ve bununda alti tane olunca altmiş bin (60 000) Allah cekdik bilmiş oluruz. yani abaküs tesbih demek, işde aynen ilkokulda kolay saymak, ve kac saydigimizi bilmek icin bir aracdir, ve bunu yapan, zikiri sayan abaküs ismine, abaküs tesbih denilir. ve bilgisayarin ilk modelidir ve din alimleri ve peygamberlerin birine verilmis mucize ve ilimdir, ve allah i zikir icin keşfedilmiş olan ilk bilgisayarin, ne hale geldigini düşünürsek, yani insanlik baya baya cag atladi, artik islamin buldugu keşfettigi biligsayari,
artik islam dininden ve müslüman olmayanlar, citayi nereye kadar taşidilar, görün bakin, islam ise haala tesbihde kaldi malesef, hatta türkler ise sadece 33 lü 99 lu tesbihde kaldilar, bu abaküs tesbih nedir onu bile bilmezler yani.


Gebetskette

Gebetsketten sind Ketten, die von Mitgliedern verschiedener Religionen verwendet werden, um die Wiederholungen von gleichen oder gleichartigen Gebeten, Gesängen oder Andachten zu zählen. Sie können auch zur Meditation oder zur Entspannung verwendet werden. An einer Schnur aufgereihte Perlen oder Knoten sind ein altes und in vielen Kulturen weit verbreitetes mnemotechnisches Hilfsmittel. Knotenschnüre wie das besonders ausgereifte, altperuanische Quipu gab es auch in Polynesien und China.

Buddhismus und Hinduismus
Mala im Hinduismus und Buddhismus


Die buddhistische und hinduistische Gebetskette heißt Mala (Sanskrit माला, mālā) und besteht in der Regel aus 108 Perlen. Gefertigt ist sie üblicherweise aus Naturprodukten, etwa Nüssen oder Palmholz. Teilweise werden auch Knochen oder Hornperlen verwendet, als Symbol für die Vergänglichkeit des Seins.

Im Buddhismus stehen die 108 Perlen für die 108 Bände der gesammelten Lehren Buddhas. Im Hinduismus stehen die 108 Perlen für 108 Namen oder Attribute der angebeteten Gottheit.

Benutzt wird die Mala bei der Zitation eines Mantras. Dabei werden drei Arten unterschieden:

laute Zitation (Likhita-Japa)
Zitation in Gedanken (Manasika-Japa)
tonlose Zitation mit den Lippen (Vaikhari-Japa).

Islam
Misbaha im Islam


Die islamische Gebetskette heißt korrekt Misbaha oder Subha. In der nicht-arabischen Umgangssprache wird sie aber oft auch Tasbih, (türkisch) Tesbih bzw. Tespih genannt, was jedoch nicht ganz korrekt ist, denn diese Namen bezeichnen eigentlich den Vorgang, also die Lobpreisung (Gottes), obwohl alle Wörter auf dieselbe Wurzel zurückführen.

Die Misbaha gibt es in verschiedensten Formen und Farben. Sie kann aus verschiedensten Materialien, wie z. B. aus Holz oder Kunststoff, klein oder groß, hergestellt worden sein. Es gibt sie mit 11, 33, 99 oder 1000 Perlen; am meisten Verwendung finden jedoch solche mit 33 oder 99 Perlen. Die Gebetskette mit 99 Perlen ist häufig in drei Teile unterteilt, die aus jeweils 33 Perlen bestehen.

Man kann beim Benutzen der Subha auf zwei verschiedene Weisen vorgehen:

33-mal Gott preisen für seine Werke und sein Tun („Subhann-allah“)
33-mal Gott danken („Alhamdulillah“)
33-mal Gott seine Großartigkeit, Allwissenheit, Mächtigkeit, Gerechtigkeit etc. bezeugen („Allahu-akbar“).

Bei der zweiten Variante kann man die oben genannten Aspekte bei jedem einzelnen Abschnitt wiederholen. Beim Gebet mit der Gebetskette können aber auch entweder die im Koran vorkommenden 99 Namen Allahs rezitiert oder andere religiöse Formeln gesprochen werden.

Misbaha

Als Misbaha (arabisch مسبحة, DMG misbaḥa, auch Masbaha; Pl. مسابح / masābiḥ) oder Subha (سبحة, DMG subḥa; Pl. سبح / subaḥ) wird eine im Islam gebräuchliche Gebetskette bezeichnet. In nicht-arabischen Sprachen bzw. Ländern wird sie auch Tasbih, Tesbih oder Tespih genannt, was jedoch nicht ganz korrekt ist, da diese Namen in der arabischen Sprache eigentlich den Vorgang der Lobpreisung bezeichnen.

Die Gebetskette unterstützt das Sprechen bzw. das Zählen von Gebetsformeln (Tasbih / تسبيح / tasbīḥ / ‚Lobpreisung‘; Pl. Tasabih / تسابيح / tasābīḥ). Ferner wird sie auch als Talisman (Glücksbringer) benutzt, als religiöses Symbol aufgehängt oder auch als Halsschmuck getragen.

Geschichte

In der Anfangszeit des Islam sollen Gläubige an Stelle eines Tasbih die Namen Gottes mit Hilfe kleiner Steine oder mit den Fingern rezitiert haben. Weil der Prophet Mohammed vermutlich keine Misbaha benutzt hat, lehnen ihn unter anderem Wahhabiten oder andere orthodoxe Gelehrte und Muslime als unislamische Neuerung ab (siehe Bidʿa), obwohl Muhammads Freund und erster Kalif Abu Bakr schon eine Art Misbaha in Form eines mit Knoten versehenen Seiles benutzte.

Die Misbaha und der von der orthodoxen Komboskini abgeleitete Rosenkranz, mit dem katholische Christen ihr Gebet verrichten, stammen ursprünglich aus Indien. Im Hinduismus und Buddhismus wird eine Mala als Gebetskette verwendet.

Funktion


Die Misbaha ist ein Hilfsmittel bei der Ausführung des Dhikr, besonders im Sufismus, und er dient dazu, das Abzählen zu erleichtern, wenn die 99 Namen Allahs gesprochen werden oder Allah – oft als Abschluss des Gebets – mit drei im Islam häufig gebrauchten Formeln gepriesen wird. Der Muslim spricht dabei 33 Mal Subhan Allah (subḥānahu wa ta'ālā), „gepriesen sei Gott“, 33 mal al-hamdulillah (al-ḥamdu li-llāh), „gelobt sei Gott“ bzw. „Gott sei Dank“, 34 mal Allahu Akbar (allāhu akbar), „Gott ist größer“ und einmal das Glaubensbekenntnis (Lā ilāha illā llāh), „es gibt keinen Gott außer (den einen) Gott“. Falls Muslime keine Gebetskette mit sich führen oder vorfinden, zählen sie die Formeln an den Fingern ab.

Die Misbaha wird heute, ähnlich wie das griechische Komboloi, von Männern und Frauen auch als Schmuck verwendet, das Tragen der Misbaha gilt als Männlichkeitsattribut.

Form


Eine Misbaha hat üblicherweise 99 Perlen, die beweglich an einer Schnur aufgereiht und in drei Sektionen zu je 33 Perlen aufgeteilt sind. Die Perlen wurden früher meist aus Holz gefertigt, heute vor allem aus Halbedelsteinen oder Kunststoff. Wertvolle Misbaha-Perlen besitzen unter anderem aufwendige Inkrustationen (verzierende Metalleinlagen). Andere Materialien sind z. B. Elfenbein, Olivenkerne, Glas oder echte Perlen; besonders wertvoll sind z. B. Masabih aus blauem Bernstein.[1]

Die Sektionen sind jeweils durch eine verlängerte oder vergrößerte und andersfarbige Perle gekennzeichnet, es genügt auch nur eine besonders gestaltete Schlussperle. Häufig besitzen Masabih kurz vor der Schlussperle eine kleine Nebenkette mit bis zu zehn Perlen, die auf einer dickeren Schnur sitzen. Diese Perlen verrutschen nicht von selbst, mit ihnen wird die Zahl der Gebetsrunden festgehalten. Nach jedem Durchgang wird eine Perle verschoben, die dann an ihrem Platz bleibt. Die Haupt- und Nebenketten können an den Enden durch Stoffquasten oder Schmuckstücke verziert sein.

Es gibt auch kleinere Masabih mit 33 Perlen, die ebenfalls weit verbreitet sind und oft mitgeführt werden. Auch eine geringere Anzahl Perlen ist möglich, falls bspw. welche verlorengehen und nicht ersetzt werden.


Abaküs Tesbih örnekleri Resimleri Raşidi _Tarikati -abaküs tesbih- modelleri




Etiketler : Abaküs Nedir, Tesbih Nedir, Abaküs Tesbih Nedir, ilk Bilgisayar Modeli, Sayi Sayar, Hesap Makinesi,ilk hesap makinesi,zikir sayar,zikir sayaci,misbah,tasbeh,abaküs,Abakus,abacus,abacus tasbeeh,singen Perlen,prayer,rosary,prayer rosary,rosenkranz,calculator, fist calculator,Rechner, erste Rechner,bilgisayar,ilk bilgisayar,Computer, erst Computer,fiirst computer,

Kaynaklar :

Wikipedia
Cesitli Web siteleri
Karoglan Hoca Raşit Tunca
Raşidi Tarikati
rasittunca.com
karoglan.com
efsane1turk.net

Raşidi Tariqatı Salavatımızdaki ve Silsilemizdeki Ulvi Şahsiyetlerin isimlerinin 3D Animasyonlu Resimleri

Salavatımızdaki ve Silsilemizdeki Ulvi Şahsiyetlerin isimlerinin 3D Animasyonlu Resimleri 
















































































Salavatımızdaki ve Silsilemizdeki Ulvi Şahsiyetlerin isimlerinin 3D Animasyonlu Resimleri 
Allahumme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala ali
Seyyidina Muhammedin,
Allahumme salli ala seyyidina Ademe,
Allahumme salli ala seyyidina Şid,
Allahumme salli ala seyyidina idris,
Allahumme salli ala seyyidina Nuh,
Allahumme salli ala seyyidina Hud,
Allahumme salli ala seyyidina Zülkarneyn,
Allahumme salli ala seyyidina Lokman,
Allahumme salli ala seyyidina HIZIR,
Allahumme salli ala seyyidina ilyas,
Allahumme salli ala seyyidina Elyesa,
Allahumme salli ala seyyidina HIZKIL,
Allahumme salli ala seyyidina Şa ya,
Allahumme salli ala seyyidina Zülkiful,
Allahumme salli ala seyyidina Eyüb,
Allahumme salli ala seyyidina Üzeyir,
Allahumme salli ala seyyidina Salih,
Allahumme salli ala seyyidina Yunus,
Allahumme salli ala seyyidina Yuşa,
Allahumme salli ala seyyidina ibrahim,
Allahumme salli ala seyyidina ismail,
Allahumme salli ala seyyidina ishak,
Allahumme salli ala seyyidina Lut,
Allahumme salli ala seyyidina Yakub,
Allahumme salli ala seyyidina Yusuf,
Allahumme salli ala seyyidina Bünyamin,
Allahumme salli ala seyyidina Davud,
Allahumme salli ala seyyidina Süleyman,
Allahumme salli ala seyyidina Şuayb,
Allahumme salli ala seyyidina Harun,
Allahumme salli ala seyyidina Musa,
Allahumme salli ala seyyidina irmiya,  Allahumme salli ala seyyidina Zekeriyya,
Allahumme salli ala seyyidina Yahya,
Allahumme salli ala seyyidetinesseyidete Meryem,
Allahumme salli ala seyyidina isa,
Allahumme salli ala seyyidina Yemleyha, mekseline, misline, mernuş, debernuş
sşazenuş, kefetatayyuş, KITMiR,
Allahumme salli ala seyyidina 12 Havariyyun,
Allahumme salli ala seyyidina Muhammed Mustafa ve ala elihi ve sahbihi ecmaiyn,
Allahumme salli ala seyyidina Mehdiyyil Müntezar ve ala elihim ve sahbihi ecmaiyn,
Allahumme salli ala seyyidina Remzi ve Yalçın- Samson - uzun saçlı adam (NOT : Samson ve sevgilisi Daleyla veya Leyla yani gücünü saçından   alan adam, ve bu adam Highlander, ve salavatimizin her zaman 40. bogumunda yer alacak, cünkü bu iki adam bize, Etek traşimizi ve koltuk alti traşimizi, şayet unutur yada geciktirirsek, bizzat bize gelip haber etmeleri icin, engec KIRK günde bir traş, ve gecikirse, onlar bekicimiz, bir yerden bir "Yalcin, Remzi, Leyla, Higlander, iskocyali haberi gelirse size, bilinki ....traş vakti geldi geciyor.)   Allahumme salli ala seyyidina Ali Zeynel Abidiyn,
Allahumme salli ala seyyidetinesseyidete Zeyneb,
Allahumme salli ala seyyidina imamül Hüseyin,
Allahumme salli ala seyyidina imamül Hasan,
Allahumme salli ala seyyidetinesseyidete Fatimetüz Zehra,
Allahumme salli ala seyyidina imamül Ali,
Allahumme salli ala seyyidina imamül Osman bin Avfan,
Allahumme salli ala seyyidina imamül Ömerul Hattab,
Allahumme salli ala seyyidina imamül Ebubekru SIDDIYG,
Allahumme salli ala seyyidetinesseyidete Halimeyi Sadiye,
Allahumme salli ala seyyidina Muhammed Mustafa ve ala elihi ve sahbihi ve selleme,
Allahumme salli ala seyyidetinesseyidete Zeynep,
Allahumme salli ala seyyidetinesseyidete Rukiye,
Allahumme salli ala seyyidetinesseyidete Ümmü Gülsüm,
Allahumme salli ala seyyidetinesseyidete Fatimetüz Zehra,
Allahumme salli ala seyyidetinesseyidete Meryem,
Allahumme salli ala seyyidetinesseyidete Safura,
Allahumme salli ala seyyidetinesseyidete Rabia, Allahumme salli ala seyyidina Daniel, Allahumme salli ala seyyidetinesseyidete Asiye,  Allahumme salli ala seyyidetinesseyidete Maşite, Allahumme salli ala seyyidetinesseyidete Belkıs,
Allahumme salli ala seyyidetinesseyidete Züleyha,
Allahumme salli ala seyyidetinesseyidete Ra'le,
Allahumme salli ala seyyidetinesseyidete Hacer,
Allahumme salli ala seyyidetinesseyidete Sare,
Allahumme salli ala seyyidetinesseyidete Havva
Allahumme salli ala seyyidina Cemi il enbiyai velmürselin,
Allahumme salli ala seyyidina Cebrail,
Allahumme salli ala seyyidina Mikail,
Allahumme salli ala seyyidina israfil,
Allahumme salli ala seyyidina Azaril,
Allahumme salli ala seyyidina Feryail,
Allahumme salli ala seyyidina Melekei Hameleyi Arş,
Allahumme salli ala seyyidina Münker Nekir,
Allahumme salli ala seyyidina Rıdvan ve Malik ve Askerleri,
Allahumme salli ala seyyidina Kiramen Katibiyn Meleklerim,
Allahumme salli ala seyyidina Hafaza Meleklerim,
Allahumme salli ala seyyidina Cemi il Melaiketül Mukarrebun.
velhamdülillahi Rabbel Alemiyn.

Allahumme salli ala seyyidetinesseyidete Daniela,
Allahumme salli ala seyyidetinesseyidete Gabriela,
Allahumme salli ala seyyidetinesseyidete Michaela, 
Allahumme salli ala seyyidetinesseyidete Raffaella,
Allahumme salli ala seyyidetinesseyidete Zara,